31 Ocak 2015 Cumartesi

Tuzlu Kahvenin Hikayesi



Kıza bir partide rastlamıştı. Harika bir şeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki! Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı. Kız "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken delikanlı birden garsonu çağırdı.
"Bana biraz tuz getirir misiniz?" dedi. Kahveme koymak için.
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.
Kız merakla "Garip bir ağız tadınız var." Dedi. Delikanlı anlattı: "Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annemle babam hâlâ o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki"...
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri... Ev duygusu olan biri... Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...
O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu. Tatlı ve sıcak. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii! Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi prenses, prensle evlendi. Ve de sonsuza kadar çok mutlu yaşadılar.
Prenses ne zaman kahve yapsa prensine, içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu... Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü.
40 yıl sonra adam dünyaya veda etti. " Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu satırlarında:
"Sevgilim, bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim. Tuzlu kahvede...
İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki "şeker" diyecekken "tuz" çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken değiştirmeye o kadar utandım ki yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için bir sebep yok...
İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim. İkinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da"...
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.
Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey?" diye soracak oldu.
Gözleri nemlendi kadının. Çok tatlı! Dedi.


9 Ocak 2015 Cuma

Cemal Süreya



İkinci yeni hareketinin önde gelen şair ve kuramcılarından sayılan Cemal Süreya'nın ilk şiiri "Şarkısı Beyaz" Mülkiye dergisinin 8 Ocak 1953 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Geleneğe karşı olmasına rağmen geleneği şiirinde en güzel kullanan şairlerden birisiydi.
Kendine özgü söyleyiş biçimi ve şaşırtıcı buluşlarıyla, zengin birikimi ile duyarlı, çarpıcı, yoğun, diri imgeleriyle ikinci yeni şiirinin en başarılı örneklerini vermiştir. Ölümünden sonra adına bir şiir ödülü kondu. 1997'de Cemal Süreya arşivi yayımlandı.

Süreyya Olan Soyadını Değiştirmesi

Süreya'nın üvey kızı Gonca Uslu'nun aktardığına göre iddiaya girmeyi çok seven şair, arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girmiş, kaybederse soyadındaki "y" harfinden birini sildireceğini söylemiş. İddiayı kaybetmiş ve "Süreyya" olan soyadını "Süreya" olarak değiştirmiş. "Süreya" soyadı ilk kez 1956 yılında yayımlanan "Elma" şiirinde görüldü.
Kaynak: Wikipedia

Ölümünün 25. Yılı'nda saygıyla andığım bu büyük şairi anlatmaya nereden başlayacağımı bilemedim. Yazıp yazıp sildim, olmadı. Neresinden başlamalıydım bir şairi anlatmaya? Hayatından mı?, sanatından mı?, sevdiği kadın adlarından mı?. Bilmiyordum. Dizelerinde çoğu kez kaybolurum çoğu kez de kendimi bulurum. Sosyal gösteriş platformlarında adına ait olmayan şiirler dolaşırken hayatından bir kuple bilgi, sanatından bir tutam şiir sunmadan olmazdı. Oturdum sandalyeme, aldım kahvemi elime, kulağımda hafif bir müzik, önce gözlerimi kapattım, sonra derin bir nefes aldım. Ne de olsa kolay değildi bloga taşımaya çalışmak koca devi...


"Şimdi sen kalkıp gidiyorsun ya git
Gözlerin durur mu onlarda gidiyorlar. Gitsinler."
                         

"Şık olmalı kadın dediğin!
Gelişi,
Gülüşü,
Bakışı,
Duruşu...
Hatta;
Gidişi bile."
                   

"İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman

Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.

Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde gösterisi zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni."
                    

"Saat on ikiden sonra,
Bütün içkiler
Şaraptır."


"Yemek yemek üzerine ne düşünürsünüz bilmem
Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı."
                     


"Güzelsin sevgilim,
Ama çok yakından."
                   


"Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez.
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar

Bütün kara parçalarında
Afrika dahil."
                       


"Ay ışığında oturuyorduk, bileğinden öptüm seni...
Sonra ayakta öptüm, dudağından öptüm seni... Kapı aralığında öptüm, soluğundan öptüm seni... Bahçede çocuklar vardı, çocuğundan öptüm seni... İliğinden öptüm, kasığından öptüm seni."
                       


"Bazı adamlar, incitmeden sevemezdi... Kırardı, dökerdi, yangınlar bırakırdı arkalarında... Bazı adamlarsa, tüm geçmişi unutturur, parmak uçlarından öperdi."
                       

"Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?"
                     


"Mutlu olmanın yolunu, karşıdakini mutlu etmek sanıyorduk.
Yanıldık!
Çünkü ne kadar mutlu ettiysek,
O kadar yalnız kaldık."
                 

"Açık çay içerdi hep
Demli olunca diğer tarafından beni göremezmiş.
Öyle derdi."
               


"Uzaktan seviyorum seni!
Kokunu alamadan,
Boynuna sarılamadan
Yüzüne dokunamadan
Sadece seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni!
Elini tutmadan
Yüreğine dokunmadan.
Gözlerinde dalıp dalıp gitmeden.
Şu üç günlük sevdalara inat,
Serserice değil adam gibi seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni!
Yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden.
En çılgın kahkahalarına ortak olmadan
En sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan.

Öyle uzaktan seviyorum seni!
Kırmadan,
Dökmeden,
Parçalamadan,
Üzmeden,
Ağlatmadan,
Uzaktan seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni;
Sana söylemek istediğim her kelimeyi,
Dilimde parçalayarak seviyorum.
Damla damla dökülürken kelimelerim,
Masum beyaz bir kağıtta seviyorum."
                   


"Kadınlar susarak gider!

Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için. Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez. Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der. Erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha bir çok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir.
Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar. Bu yüzdendir konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar. Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır. Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma! Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır. Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelir bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez.
Bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hâlâ ümidi vardır kadının. Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur. Daha önemlisi, o adamı hâlâ seviyordur.

Kadın susarak gider!
En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir. O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir. Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir. Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir. Kadın gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir. Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider. Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır.
Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir. Çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir."
                                     
 

"Herkes bir şeyler söyledi kendine göre; bir kadın döktüre döktüre susuyordu."