25 Aralık 2016 Pazar

2017 Bize Girmese Bari



Merhaba, işten güçten fırsat bulup çok şükür bloguma abandım ve 2017'ye girmeye sayılı günler kala bir yeni yıl yazısı da ben yazayım istedim.
Herkes yavaş yavaş yeni yılla ilgili hedeflerini belirledi, daha önceki senelerde yapamadıklarını yapmak için yapılacaklar listesini güncelledi; sigara bırakılacak, alkol azaltılacak, bir hobi edinilecek, spora başlanılacak, iş değiştirilecek, araba alınacak, ev taşınacak, kilo alınacak/verilecek, okul bitecek, evlenilecek, çocuk sahibi olunacak vs...
İnsanların yeni bir yılı bu kadar coşku ve heyecanla karşılamasının en büyük sebeplerinden biri de yeni yılın tüm yaşanan kötü anların, anıların silinmesine, tüm olumsuzlukların yok olmasına, hayallerin gerçeğe dönüşmesine yardımcı olacağına dair inançları. Saat gece yarısından sonra yepyeni bir sayfa açarcasına yeni bir hayatın başlayacağına olan umut, yeni bir "ben" yaratma motivasyonu ile eskiye ait ne varsa geride bırakma düşüncesinin orta noktada buluşması o geceyi özel kılar. Ayrıca sıkıntılı, yorucu ve çalkantılı bir yaşam mücadelesi içinde kısa süreli eğlenmek, kutlama yapmak için de bir bahanedir bu. Ve tabii ki uzun zamandır birbirine hediye almayan(bunu da hiç anlamam) eş, dost, akraba, aile için de en iyi bir araya gelebilme fırsatıdır.

İyi de tüm bunlar için neden yeni bir yıl beklenir?

Sanki sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi hep bir şeyleri, birilerini beklemeyi, sonraya ertelemeyi öğretti hayat bize. Oysa ilk başta kişi kendi iç sesini bir dinlese, herkesten bağımsız yeni bir şeyler denemeye bir cesaret etse, hayatını değiştirme kararını kendi istek ve beklentileri doğrultusunda verebilse ve bu istekleri gerçekleştirebilmek için yeni yılı beklemese olmaz mı?
Sağlıklı bir şekilde yataktan uyandığın her günün, her anın değerini bil, sevdiklerin yanındayken ve hayattayken onlara sarıl, hediye al/ver ne bileyim onlarla daha sık zaman geçir. Ha bu arada senin dışında herkesle görüşüp sana ayıracak 5 dakikası bile olmayan birinin seni çok seviyor olduğuna asla inanma, bir şeyleri sürekli senden bekleyen kimseler için parmağını bile kıpırdatma. Bunları bari bu yıl yap! Öyle çok ponçik ponçik "bu yıl benim yılım olacak yeaaa!" naraları da atma çünkü 2016'da hepimiz ebemizi tersten gördük bence. Neyse acısıyla tatlısıyla benim için fena bir yıl olmadı; çokça istediğim ve uzun zamandır beklediğim bir çok şey beni buldu, şaşırtıcı sürprizlerin, şen kahkahaların yanı sıra kısa süreli acılar da yaşadım, apartmanda merdivene oturup ağladığım günlerim de oldu, ailevi sağlık problemleri de yaşadım, arafta kaldığım pek çok konu da beni buldu. Yine de şükür hayattayım, her zamanki gibi 2017 için hiçbir planım yok kaldı ki yılbaşı gecesi bana "ne yapıyorsun?" diye sorma çünkü "çalışıyorum" derim üzülürsün. Olsun severek yaptığım bir işim, çok tatlı mesai arkadaşlarım var. Bence bu her şeye değer.
Uzun lafın kısası herkese sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yıl tabii ki dilemiyorum sadece hak eden herkese istediği güzellikte bir yıl diliyorum. Bir de 2017 bize girmese bari!





17 Kasım 2016 Perşembe

Aşk ve Tutkunun Dansı: Tango



Arjantin'in arka sokaklarında doğan ve tüm dünyaya hızla yayılan bu dans; kimileri için Al Paçino'nun Kadın Kokusu filmindeki dansı kimileri için hayatın ta kendisidir.
Yazıyı yazmadan önce Tango'nun tarihçesine şöyle bir göz attım da; Arjantin'in arka sokaklarında ilk çıktığı dönemlerde ayıplanan, hor görülen bir dansmış Tango. Büyük şehre alışamamış göçmenler sıkıntılarını, hüzünlerini bu dansla atarlarmış sokaklarda. Daha sonra bu dans salonlara ve tüm dünyaya yayılmaya başlamış. Derken bana kadar ulaşmış olacak ki Facebook'da tesadüfen gördüğüm İzmir Tango Akademi'nin "İLK DERS ÜCRETSİZ" etkinliğine katıldım ve geçtiğimiz cumartesi günü soluğu burada aldım. Biraz merak biraz ilgi ve biraz da gündelik hayatın yorgunluğunu kafamdan atmak için salona giriş yaptığımda fonda; içerisinde hırçınlık, asilik, küstahlık gibi bazı duygular ile kalp kırıklıkları ve paramparça hayaller neticesinde melankoliyi taşıyan Tango müziği ile beraber kapıyı güler yüzlü, öğretmekten ve dans etmekten keyif aldığı belli hocamız açtı. Akademiden içeri girer girmez tango müziğini duyuyor ve o müzik eşliğinde dans eden bir sürü kişiyi görüyorsun.
İyi ki gelmişim be!
Önce oturacak bir yer arıyorsun kendine, köşede uygun yeri bulduktan sonra koltuğa oturup kalkman bir oluyor; o muhteşem müzik, başını döndürmeye yetebiliyor. Salon birazcık dar ve katılan kişi sayısı fazla olsa da 1 saat 15 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorsun bile. Sonra hoca partnerin oluyor(ders esnasında hocanın yönlendirmesiyle partnerler değişebiliyor.) ve başlıyor kuralları öğretmeye...
Bir şarkı bitiyor ama dans devam ediyor. Evet ikinci şarkı da bitiyor. Bu sırada partner değişimleri, dansın hareketlerini doğru algılayıp pratikte uygulayabilme çabası derken o da ne şarkı bitti.
Ve şarkı tekrar başlıyor, konuşma kesiliyor, ritmi birlikte yakalamaya başlıyoruz. İçeride farklı insanlar, farklı duygular ama dört ayak olmuş tek bedenler var.
Aşk ve tutkunun dansıdır Tango!
"Erkek kadına tuzaklar kurar. Kadın da o tuzaktan kurtulmaya çalışır. Tango budur! Ayaklarıma bakma; tuzağa düşersin. Göğsümü izle! Göğsüm kuracağım tuzağı ele verecektir. Tangoda ayaklar bir ayrıntıdır. Bu, tuzakların dansıdır." Demiş birileri gerçekten de öyleymiş.
Derste hocamız sürekli erkek "lider" kadın da "takipçi" rollerindedir dedi. Yani dansı erkek yönetir kadın da peşinden gelir. Arjantin asıllı Virginia Kelly ise; "Tango halen evrim içinde ve sürekli değişiyor; karşılıklı yol göstericilik dansçıların hareket alanını ve repertuvarını genişleten bir şey" diyor.
Ben çok keyif aldım ve fırsat bulursam gitmeyi düşünüyorum. İzmir'de olan arkadaşlar için biraz bilgi vereyim; Kişi başı 150 TL öğrenci için 125 TL haftada 1 gün o da cumartesi eğer talep olursa hafta içi bir güne de ders koyabiliyorlar. Sıcak bir ekip ve sevimli bir okul burası, detaylı bilgi için; www.izmirtangoakademi.com adresini ziyaret edebilir ya da +90 0530 821 90 71 ve +90 0507 036 7430 numaralı telefonlardan ilk ders için rezervasyon yaptırıp kursla ve dansla ilgili aklına takılan her şeyi sorabilirsin.

 Unutmadan, Tango'yu bir de aşık olduğun kişi ile yapmanı dilerim.


22 Ekim 2016 Cumartesi

Sevgim Acıyor

                                                                     
                                              


Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup ta
Ötede beride yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
Sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
Sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
Sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim falan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

                                                      Turgut Uyar


Unutmadan; şiir seven, şiirden anlayan ve şiir gibi olan kadınları öyle alelade bir şekilde sevemezsiniz bayım.

15 Ekim 2016 Cumartesi

1 MİM Molası



Blogunu ve kendisini yeni tanıma fırsatı bulduğum Turgay Aksoy beni MİM'lemiş. Teşekkür ediyorum ve sorularını hemen cevaplamaya başlıyorum.

Bu arada gerçekten keyifli bir blogu var takip etmeni tavsiye ederim. http://turgayaksoy.blogspot.com.tr/

1) Nasıl blog yazmaya başladınız?

Açıkçası yazmayı küçük yaşlardan beri çok seviyorum. Lisedeyken günlük tutma merakımdan bugünlere kadar geldim çok şükür! Öte yandan yazmak benim için bir ihtiyaç zira kendimi yazarak daha iyi ifade ettiğimi düşünüyorum. Çoğu kez söyleyeceklerimin tükendiği noktada yazarak nefes almaya çalıştım bile diyebilirim. Ve blog yazma macerama gelirsek; o, bir gece Athena'nın Senden Benden Bizden şarkısını mırıldanırken kendiliğinden gelişiverdi. Sonuç; 2010 yılından beri blog yazıyorum ve ileride torunlarıma bırakabileceğim en değerli mirasımın bu blog olacağına inanıyorum.

2) Blogunda daha önce yazmadığın bir tarzda yazacak olsan bu ne olurdu?

Blogum herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği türde yazılarla dolu olduğu için daha önceden yazmadığım/yazamadığım sanırım sadece moda konusu var bir tek onda kendimi yetersiz hissediyorum diyebilirim. Onun dışında bir de kalemi kadar hayal gücü de kuvvetli hikaye yazarlarına çok imreniyorum o hikayelerden kitap bile çıkıyor ah!

3) Bloglarda okumayı en sevdiğin konular nelerdir?

Her türlü blog yazısını okumayı severim ama dediğim gibi hikaye tarzı yazılar beni daha çok cezbediyor. Bir de kişisel, seyahat ve yemek blogları favorilerim arasındadır.

4) Hayatta en çok yapmak istediğin 3 şey nedir?

3 şey ile sınırlanmış olmam birazcık düşünmeme sebep oldu ama şöyle sıralayabilirim;

- İtalya'ya gitmek bunu yapmayı o kadar çok istiyorum ki inşallah bir gün oradan yazılar yazarım.

- Kitap yazmak sanırım hayatı boyunca bunu yapmayı istemeyen bir kişi yoktur. Ben de dahil!

- Evlenmek Ha ha ha! Tamam istiyorum belki de o kadar çok değil onun yerine adrenalin dolu bir spor yapmak daha çok istediğim bir şey mesela Bungee Jumping! Azıcık cesaretin varsa kenara kadar gelip kendini yüksekten boşluğa bıraktığın an yaşadığın zevki sana şu hayatta çok az şey verir diye düşünüyorum.

Arkadaşlar sıra sizde diyor ve MİM'liyorum:

http://ruhsuzatmaca.blogspot.com/
http://biricitinyeri.blogspot.com.tr/
http://www.hayatreceli.com/
http://www.istanbulistanbulolali.com/




9 Ekim 2016 Pazar

Güzel İnsan Biriktirmek



Zaman zaman eskicilerin, antikacıların olduğu yerlere gitmek, oralarda dolaşmak ilginç deneyimler kazandırır.
Zamanın tüm etkisini üzerinde taşıyan binlerce nesne, bu dükkanlarda yan yana, üst üste yerleştirilmiştir.
Kim bilir ne anılara, ne zamanlara tanıklık etmiştir buradaki nesneler.
Kimler dokunmuştur onlara?
İnsanlar yok olup giderken, bu nesneler anılarını içlerinde taşımaya devam ederler.
Sonra birileri gelip, hiç tanımadığı birilerinin anılarını satın alır.
İlginç bir duygudur "biriktirmek"...
Oyuncak biriktirmek ile başlar biriktirme serüveni.
Sonra çeşitlenir biriktirmeye konu olan şeyler.
Önceleri masumca ve eğlencelidir aslında bir şeyler biriktirmek.
Defterin arasına koyduğun çiçekleri,
yolculuk, müze giriş, sinema, tiyatro, maç vs. biletlerini,
Arkadaşlarından gelen notları biriktirirsin...
Bazıları için sadece kendine ait olanı biriktirmek yeterlidir.
Bazıları ise, dünyanın tüm anılarını içinde saklayan nesneleri biriktirmek ister.
Her ikisi de "insanlık belleği" için çok değerlidir.
Ancak tüm bu biriktirmeler içinde bir tanesi vardır ki, o en değerlisidir.
En değerli olan "iyi insan" biriktirmektir.
İnsanı geliştiren de, onun daha iyi olmasını sağlayan da, işte bu iyi insan biriktirmeleridir.
Bu hem zor, hem de kolaydır.
Zordur; her insan iyidir, bazıları ise gerçekten iyidir. Gerçek iyileri bulmak zaman ve çaba ister.
Kolaydır; siz iyi bir insansanız, iyi insanlar da sizi bulur.
Çocuklara nesne biriktirmek yerine iyi insan biriktirmeyi öğretebilirsek, hem hayat daha hafif, hem de dünya daha güzel olacaktır.
Cemal Süreya'nın dediği gibi:
"Güzel hayat isteyen, güzel insan biriktirsin."

-ALINTI-

Not: Ve bir de sabredip içimizde biriktirdiklerimiz var, söylenmesi için doğru zamanı bekleyen...

22 Eylül 2016 Perşembe

Yassıca Ada



İzmir'in Urla açıklarında bulunan Yassıca ada İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı tesis ve düzenlemelerle İzmirlilerin gözde tatil yerlerinden biri. Yaz aylarında İZDENİZ'in düzenlediği günü birlik vapur seferleri ile ulaşımın sağlandığı Yassıca ada, temiz mavi denizi ve sessiz ortamı ile büyük ilgi görmektedir.

Geçtiğimiz temmuz ayında ben ve arkadaşım Özge kısa bir tatil kaçamağı için oradaydık. Pırıl pırıl kumsalı, masmavi denizi ve huzur dolu ortamı ile burası bizi bizden aldı diyebilirim. Hem ekonomik hem de konforlu tatil seçeneği arayanlar için oldukça ideal. Misafirler yiyeceklerini dışarıdan getirebilecekleri gibi, Grand Plaza A.Ş. tarafından işletilen kafeteryadan da sağlıklı ürünler alabilirler. Tatilcilerin keyifli bir gün geçirmesi için her şey düşünülmüş; güvenlik görevlilerinin yanı sıra bir doktor ve bir hemşireden oluşan sağlık ekibi ile cankurtaran sahilde hazır bekliyor. Fakat küçük bir sorunumuz var o da şu: biletler çabuk tükeniyor o yüzden gitmeye karar verdiğin günden en az 1 hafta önce biletini alman gerekiyor. (Şahsen Özge'nin ve gişe görevlisinin kafasını bu konuda bir hayli şişirdim.) Karşıyaka, Konak ve Üçkuyular biletleri temin edebileceğin yerler olmakla beraber hangisi sana daha yakınsa oradan almanı tavsiye ederim. Biletler kişi başı 18 TL ve 7 yaş altı ücretsiz.

+ Özge! Valizim ve sırt çantam hazır, biletleri nasılsa o gün Karşıyaka'ya geldiğimde gişeden alırız. Alırız değil mi?

- Alırız herhalde ya bir sorun olacağını sanmam. (ALAMADILAR)

+ Gülşaaahhh! Kızım ya biletler önceden alınıyormuş, siteden baktım. Kırk yılda bir şeye heveslendik kaldık şimdi böyle iyi mi? Gişeyi arıyorum cevap veren de yok!

- Nasıl olur ya?! İnternet sitesinde öyle bir yazı görmedim. Dur ben tüm gişeleri arayacağım hangisine ulaşabilirsem sana haber veririm. Bekle!

Ve telefon çalarken arka fonda Hakan Altun şarkıya girer: "Telefonun başında çaresiz bekliyorum"

+ Merhaba, ben Yassıca ada için bilet kaldı mı diye soracaktım?

- Çok üzgünüm hanımefendi biletler tükendi. Bir sonraki sefer için en az 1 hafta önceden biletinizi almanız gerekiyor.

+ Hadi ya! Hiç mi bilet yok? (Her Türk gibi bu soruyu sormadan duramazdım.)

- Maalesef! Yaz dönemi boyunca Yassıca ada'ya çok fazla talep oluyor o yüzden sabah erken saatlerde ve gideceğiniz günden en az 1 hafta önceden biletinizi alabilirsiniz.

+ Peki, iyi çalışmalar dilerim.

- Teşekkürler, iyi günler!

Ben Foça'dayım ve sabah erken gelip o bileti alabilmem neredeyse imkansız gibi bir şey o yüzden telefona yapıştığım gibi Özge'yi aradım.

+ Özgeee! Gişe görevlisine ulaştım ama ne yazık ki haftaya kaldık ve biletleri sabah erkenden almak gerekiyormuş. Sen alsan da ben sana parasını versem.

- Tamam ben hallederim, sorun değil, yeter ki gidelim.

+ Holley be!

Uzun uğraşlar sonucu ve 1,5 saat süren vapur yolculuğunun ardından Yassıca ada'ya vardık. Ha unutmadan şunu da yazayım; vapur yanaşır yanaşmaz çölde suya denk gelmiş gibi çılgına dönüp "bir an önce yer bulmalıyım" diyerek iskeleye abanan insanlar sinirini bozabiliyor. Aman dikkat! (Herkese yetecek kadar şezlong, şemsiye ve yer var ama insanımız böyle yapacak bir şey yok.)

Yassıca ada'ya ayak basar basmaz ilk gördüğüm şey su kaydırağı oldu, o bile var. Önce aç karnımızı doyurduk, sonra denizin, müziğin ve eğlencenin tadına vardık. Bir sürü fotoğraf ve video çektik ama buraya yükleyemedim onu da senin hayal gücüne bırakıyorum.

Not: Denizden sonra duş almak için gittiğinde duş suyunun da tuzlu olması gerçeği vücuduna şılap diye yapışıyor benden söylemesi. Bir de vapur dönüş saati 17:45 vapuru kaçırırsan yüzerek dönersin.



25 Haziran 2016 Cumartesi

Kırılmak Mı? Paramparçayım



Söyleyecek çok şeyim olduğu halde hiçbir şey söyleyecek gücüm yok gibi... Yine de bir yerden başlamam lazım çünkü kırgınım ve bu zehiri bir şekilde dışarı akıtmam gerekiyor.
Düşünüyorum da bir binayı yapmak bazen yıllarca sürse de onu yerle bir etmek için bir kaç saniye yeterli olabiliyor. Sevgisini, dostluğunu kazandığımız o insan ve ona ait kalbi kırarken eminim telafisi mümkün olmayan ya da çok zor olan badirelere sürüklendiğimizi hiç düşünmeyiz. "Her nasılsa iki tatlı söz, güzel bir bakış veya bir iki iltifat kırılan kalbin tamirine mümkün olur" düşüncesi bir çoğumuzu dev yanıltmakta ama haberimiz yok.
Kırılmanın şiddeti karşımızdakine verdiğimiz sevgi ve değer ile doğru orantılıdır. Birisini ne kadar çok seversek ona o kadar çok kızar ya da kırılırız.
Kırgınlık; naif bir çekilmedir. İşin içinde mutlak surette "gönül" vardır çünkü. Sanki tüm yaşam enerjimiz çekilmiş gibi hissettirir. Hiçbir şey yapmak istemediğimiz gibi hiç kimse ile konuşmak da gelmez içimizden. Göğüs kafesinin altındaki bir sızıyı acı acı hissettirir bize... Öyle bir ağrı ki bu meret, her gülüşümüz ızdıraba dönüşür. Derin derin nefes aldıkça kalbimize batan dikenli teller vardır sanki yanılıyor muyum?
"Neden bu kadar sessizsin?" "Anlat açılırsın biraz, atma içine" "Konuşalım mı?" Diye üstümüze gelenlere inat suskun kalırız ve biliriz ki gerçek kırgınlık sessizdir.
Küçükken de böyleydim ne zaman canım acısa, birine/bir şeye kırılsam sessiz kalır, kimseyle konuşmazdım, "küstüm" der oyunu bırakırdım. Beklerdim o kırgınlık geçsin diye... Yıllar geçti, büyüdüm ama bu huyum değişmedi; birisine ya da bir şeye aşırı kırıldığımda geri çekiyorum kendimi, elimde değil, kötü laf etmek istemem, kırıldım diye illa kırmak da olmaz öyle değil mi? Sadece içime kapanırım, içimden konuşurum, tartışırım, öfkelenirim, ağlarım, üzülürüm. Ama biter, geçer. Çünkü bilirim ki insanın kalbi ciddi anlamda 1 defa kırılır, ondan sonrakiler artçı sallantılar gibidir artık. 
Kime ya da neye olduğunun ne önemi var?! Belki bir kişiye belki herkese, her şeye belki de zamana, hayata kırgınım.
En çok da; "elini tutup ilerlemek istiyorum" diyen kişinin kendini tutup geri çekilmesine kırgınım aslında. 
Kırgınım, tuttuğu takımın doğum gününü kutlamayı unutmayıp sevdiği kişinin doğum gününü kutlamaktan aciz kalana.
Güvenmeye çabaladıkça bana yeni bir hayal kırıklığı yaşatanlara kırgınım biraz da.
İki yüzlü insanlara hayatında yer verip, onları baş tacı eden fakat ben doğruları söylediğimde gözünde suçlu kabul edildiğim insanlara kırgınım.
İlk zorlukta kolayca vazgeçilen olup, kendimi değersiz hissettiğim herkese, her şeye ve her yere çok kırgınım.
Günlerdir ölçüp biçip tıpkı bir terzi ustalığında bu yazıyı üzerimize giydirmek istedim sadece, kırdım mı bilmiyorum?
Aşkı, arkadaşlığı, dostluğu, yaşamı sorguladığım bir süreçteyim ve buna ek olarak ailevi sağlık sorunları da cabası... Yorgunum ya!
Kimsenin adımı bile bilmediği, uzak bir yere gitmeyi o kadar çok istiyorum ki ama şimdilik sadece Foça'ya kadar gidebiliyorum işte...

Ve bir Cahit Zarifoğlu dizesinde kaybolmak var şimdi usulca...

Kalsam

Kalsam, 
Sığdıramam
Bu deli maviyi ihanet kokan soluğuna metropollerin.

Üşür gözlerimde yediveren tomurcuk,
Yedi göğün yıldızları.
Yüreğimde bir maral ağlar,
Hangi suya eğilsem.

Ellerimin dikiş tutmazlığı
Ellerine teyellenmişken,
Bağlıydım hayata
Ama şimdi
Çözüldüm her anlamda.
Tırnaklarım etimden ayrıldı çünkü.
Çünkü beklenenden tez düştü aklar çocuk sakallarıma.
Çünkü kırıldım saç uçlarıma kadar!

Ve
Haziran gibiydi çocuklar, yakmayan sıcaklıklarıyla
Yüzlerinde yüzlerce iklim,
Alabildiğine savunmasız, ürkek ve masum.
Ve böyle temizken hayat ne büyük günah işledik büyümekle.
Hani diyorum ya; umuda gülümse hep,
Aç gözlerini, yosun tutmuşsa da zaman, aldırma!
Sen, çoktan kapamışsın gözlerini,
Yüzünde buruk bir gülümseyişi hediye bırakarak.

Artık çıkarım bulanık köpüklü dalgalardan.

Ağlamam bu sefer inan,
Yıkıldığında kumdan şatolarım.
Hem artık güneş çizmeyi öğrendim.
Gözlerime hükmetmeyi, susmayı, tırnağımı daha derinden koparıp,
Hıçkırıklarımı tam sol yanımda yok etmeyi.
Gizlemeyi ama bi yağmurda geçmiyor söz işte,
Yüreğime.
O ağlıyor ben damlıyorum.
Bakma büyümüş gibi yapıyorum.





17 Haziran 2016 Cuma

Gerçek Hikaye










Yaşlandığında İnsanlardan Daha Çok Nefret Etmenin Nedeni (Ve Bu Neden Sorun Değil)


Gerçek hikaye; Artık arkadaşlarım gerçekten yok. Ailemle çok yakınım. Kardeşlerim ve kuzenlerimin 2 tanesi en iyi arkadaşlarım. Onlardan başka kimseden gerçekten hoşlanmıyorum. Başka kimseyi de kıçıma takmıyorum.
Eskiden tonlarca arkadaşım vardı, oldukça sosyal bir kelebektim. Çok kolay arkadaş edindim. Gittiğim her yerde yakın arkadaşlıklar kurdum. Hiç utangaç da değildim. Dünyada oldukça iyi insanlar buldum. Kutsanmış gibiydim.
2-3 tane en iyi arkadaşım olarak gördüğüm kişiye çok güvendim ve derin hissettim. Ruhumu boydan boya tanıdıklarını hissettim. Benim içimi görebiliyorlardı. Hiç bir yere gitmeyeceklerdi. Düğünümde yanımda olurlardı. Aynı zamanda çocuklarımız olurdu. Onları da en iyi arkadaşlar olarak yetiştirecektik.
Bu insanları hayatımda sonsuza kadar tutacak kadar onlara güveniyordum. Aileme de kan bağı olmadan olabilecek en yakın şekilde bağlıydılar. Onları bir çok gerçek akrabamdan daha çok sevdim...
Fakat zaman geçtikçe, yıllar sürdükçe... Okuldan mezun olup gerçek bir iş edindiğimde, olgunlaştığımda ve büyüdüğümde bir şeyler değişti. Her bir arkadaşım beni terk etti. Güvendiğim her kişi kalbimi kırdı. Çekip gittiler. Onlarsız yaşayamayacağımı düşündüğüm bunca dostluk son buldu.
Şunu açıkça belirtmek istiyorum ki giden arkadaşlarımı hiç suçlamıyorum. Bu arkadaşlıkların bozulmasında oldukça kritik rol oynadım. İlk önce gerçekten rezalet hissettim olan bunca şey için. Arkadaş kaybetmek bana iyi hissettirmedi.
Öyle hissettim ki aldığım enerjiden çok daha fazlasını başkalarına harcadım. Onların yüzde 20 sine karşılık yüzde 80 veriyordum. Kendiminkini keser kesmez dostluk düşüşe geçti.
Listenin en başı olarak kötü giden çok şey oldu. Bazı boktan şeyler yaptım. Bazı arkadaşlarım boktan şeyler yaptı. Ve bunu düzeltemedik. Hiçbirimiz bunu düzeltmek için çalışmadık. Bunun yerine uzaklaştık.
İnsanların sırrı işte bu; her zaman terk ederler. Kulağa iç kapatıcı geldiği kadarıyla söyleyebilirim bence bir çoğunuz bunları yaşıyor.
Sonuca gelmek gerekirse, yaşlandıkça arkadaş edinmek zordur çünkü yaşlandıkça aslında insanlardan nefret ettiğinizi fark edersiniz. 
Ve en garip kısmı da şu ki, bu gerçekten sorun değil.

ÇÜNKÜ YAŞLANDIKÇA DAHA FAZLA REZALETLE UĞRAŞMAK İSTEMEZSİNİZ

Gençken herkesle arkadaş olmak istersiniz. Diğer insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü çok umursarız. İnsanlar bizi sevsin diye bir çok utanç verici, güven kırıcı şeyler bile yapabilirsiniz. Çaresizce gruplara ait olmak isteriz.
Bu bizi zehirli arkadaşlara yatkın hale getirir. Olgunlaştıkça saçmalıklarla daha az uğraşmak istersiniz. Artık mantıksızlıkla vaktim yok. Bu arkadaş kaybetmekse defolsunlar. Umurumda değil.
Beni yalnız hissettirecek biriyle vakit geçirmektense, yalnız olmayı tercih ederim.

ÇÜNKÜ YAŞLANDIKÇA YENİ ARKADAŞ EDİNMEYİ DAHA AZ UMURSARSINIZ

Şu noktaya geldim ki, hayatımda yeni arkadaşlar edinmek listemin baş sıralarında kesinlikle değil. İnsanların nasıl olabildiklerini gördüm. Bu rezalet fırtınaya dahil olmak istemiyorum artık. Bunu aştım. Tamamen aştım. 
Oldu. Bitti.
Halen dost canlısı bir insanım. İnsanlarla sohbet ediyorum. Takılabiliyorum, bir şeyler yapabiliyorum. Ama içeri girmelerine gerçekten izin vermiyorum. Onlara sırlarımı anlatmıyorum. Savunmasız kalmıyorum.
En iyi arkadaş edinme noktasını aştım. Ailem var ve bununla tamamen mutluyum. Kulağa üzücü geliyor olabilir ama inan bana gayet iyiyim.
Belirli bir yaşa geldiğinde, yeni arkadaşlar edinmek seni ilgilendiren bir şey olmaz, çünkü zaten o yoldan geçtin ve rezalet bir halde bitti.

ÇÜNKÜ YAŞLANDIKÇA BOKTAN İNSANLARA DAHA AZ GÜVENİRSİNİZ

Çeyrek yüzyıldır bu dünyadayım ve bir şey öğrendiysem o da insanların en kötüsü olduğudur. Siz çocukken insanların sizin ilgilerinizi kalplerinde taşıdıklarını sanırsınız. Kalbinizle onlara güvenirsiniz.
Biraz yaşlandığınızda gerçeği görmeye başlarsınız; insanlar kendilerini düşünür ve kimsenin kıçında değilsinizdir.
Yakın arkadaşların bu kadar kolay uzaklaştığını görmek şaşırtıcıydı. Aynı zamanda gözümü açmama neden oldu, en iyi insanların beni yüzüstü bırakması. Şansıma, bu benim de onları bırakmam için beni cesaretlendirdi. 
Sertleştim çünkü zorundaydım. Çünkü bu acımasız nüfus içerisinde sert bir deriniz yoksa hayatta kalamazsınız.

ÇÜNKÜ YAŞLANDIKÇA, BAŞKALARINI KENDİNİZDEN ÖNE KOYMAMAYI SEÇERSİNİZ

Başkalarını düşünmeyi bırakıp kendinizi sevmeye başladığınızda bu bir şeylerin düzelmeye başladığı zamandır. Gerçek olgunluk ile erken olgunluk arasında gidip gelen bir değişimdir bu.
Başkalarını memnun etmek için bir şeyler yapmayı bırakırsınız ve kendinizi memnun etmeye yönelik davranışlara başlarsınız. Bir çok arkadaşlık sırf  bu yüzden çöpe gider zaten.
Bir kez insanların size çöp gibi davranmasına izin vermediğinizde bir çok kişi sizi kullanılacak biri olarak görmez artık.
Yaşlandıkça, yol arkadaşı aramayı bırakırsınız. Bunun yerine kendinizi geliştirirsiniz.
Arkadaşlar sizi terk edecek. Siz, sizi asla terk etmeyeceksiniz. Gerçek rezalet işte bu, değil mi?

Gigi Angle

Not: Çeviri makaledir. 


13 Mayıs 2016 Cuma

Panpalıkta Bir Dünya Markasıyız



Bugün gündem dışı bir yazı yazmış olacağım için öncelikle sen sosyal medyada duyar kasacağım diye yırtınan tatlı(!) insan senden özür dileyerek başlıyorum yazıma. Amacım seni bir süreliğine de olsa gündelik hayatın girdabından çıkarmak ve bunu yaparken de beraber "dostluk" kavramı üzerine biraz düşünmemizi sağlamak...
Dostluk nedir/ ne değildir? Hayatında kaç tane dostun var? Dost dediğin kişi ya da kişiler tarafından sırtından hançer yediğin oldu mu? Şu yaşına kadar hiç dostun olmadığını mı düşünüyorsun? Dost diye diye nice kitaplara, hayvanlara mı sığındın bunca zaman? Yalnız değilsin.

"Bir dostu olmalı insanın" evet! Başarılarıma benden çok sevinen, acılarımı kendi acıları gibi kabullenip yüreğinin ta en derininde hissedebilen. Git dediğimde gitmeyip, ittiğimde sarılan ve tüm bunları samimi, menfaatsiz sadece sevgiyle yapan.
Beni böyle sadece işi düştüğünde, aklına estiğinde aramayıp sırf merak ettiği için sesimi duymak istediğinde arayan ya da bir mesajıyla iyi olup olmadığımı kontrol edebilen.
Yanımda olduğunu bildiğim, bana önemli olduğumu hissettiren, ne yaparsam yapayım bu durumun değişmeyeceğini bana asla unutturmayan bir dost.
"Pampa, kanka, bro, kardo" taktığın isimler değişir baki olan aradaki kuvvetli bağdır.
Hayatım boyunca benim için anlamı defalarca sorgulanmış bir kavramdı dostluk. Özellikle son yıllarda bu kavrama layık gördüğüm kişi ya da kişiler tarafından hiç sekteye uğramadan kazık üstüne kazık yemiş biri olarak.
Ya neydi dostluk diyordum hep? Neden adam gibi bir dost bulamadım kendime? Yıllardır dostum sandığım insanlardan hayatımın derslerini almamı sağlayan yüce rabbimin lanetlediği bir kul muyum yoksa? 

Dünyanın en büyük his tercümanı diye tabir edilen Albert Camus bir romanında şöyle ifade eder dostluğu;

"Yakınlık kolayca bulunur, hem de hiçbir bağlantıya sokmaz insanı, dostluk ise sadedir. Uzun sürelidir ve elde edilmesi zordur, ama bir kez de elde edildi mi artık ondan kurtuluş yoktur, gereğini yerine getirmek gerekir. Hele hiç sanmayın ki dostlarınız size her akşam telefon edip dostluk gereği o akşam intihara mı karar verdiniz ya da düpe düz arkadaşa mı ihtiyacınız var, dışarı çıkacak durumda mısınız diye soracaklar. Hayır, eğer telefon ederlerse sakin olun, yalnız olmadığınız ve yaşamın güzel olduğu bir akşam vakti olacaktır. İntihara ise daha çok onlar iteceklerdir sizi, onlara göre, kendinize karşı ödeviniz gereği.
Dostlarımızın bizi çok yüceltmesinden Tanrı korusun bizi, aziz bayım. Görevi bizi sevmek olanlarsa, yani yakınlarımıza, müttefiklerimize (ne diyeyim!) gelince, başka bir derttir bu. Gerekli sözcüğü söyler onlar, ama bu daha çok işlerine gelen bir sözcüktür, tüfek atar gibi telefon ederler ve de vururlar. Ah!"

İnsanlara güvensizliğimizin temelinde yatan en büyük etken değil midir dost görünümlü yılanlar?!
Hayat bazen insana o kadar ağır geliyor ki ne yapacağını bilmez bir halde buluyorsun kendini. Kendinle çeliştiğin zamanlar, efkarlandığın günler ya da geceler olmadı mı hiç? Kendine bile katlanamadığın ancak varlığına da ihtiyaç duyduğun o anda yanında olmasını deli gibi istediğin kişiye dost denir. Adeta ailendir, kardeş gibidir, canındır, kanındır.
Böyle tam dibe vurduğun anlarda artık her şey bitti dediğin noktada sana uzatır elini, alır ve çeker seni bulunduğun karanlık kuyudan. Mutluluğun mutluluğudur, acın acısı olmuştur bir kez.
Senin en berbat halini bilip kabullenen, en kötü gününde deyim yerindeyse iki eli kanda olsa çıkıp gelebilen ha gelemeyecek kadar uzaktaysa bile desteğini her daim hissettiren, bunu yapamadığı an vicdan azabı çekebilen kişidir dost. Ve ne yazık ki herkesin yapabileceği bir şey değildir o yüzden de dost dediğin kişi sayısı az ama özdür.
Kısaca varlığı huzur, yokluğu sıkıntı yaratandır.
İnsan darbe yedikçe olgunlaşır, olgunlaştıkça da seçici davranır. Tavsiyem dost dediğin kişiyi iyi seçmeye çalışman, neticede aileni değil ama çevrendeki kişileri seçebilme özelliğine sahipsin, aksi takdirde bir ömür dert ya da çok sağlam bir ders sahibi olabilir insan. Ben sanırım o kişiyi buldum ve buradan, bu yazıyla seslenmek geldi içimden ona. Tesadüfen gittiğim aşçılık kursunda tanıştık, ortak o kadar çok yönümüz var ki hangi birini sayayım... Beni gerçekten sevdiğini ve bana değer verdiğini benim için önemli olan bir durumu tamamen lehime değiştirmeyi başardığı gün anladım. Aslında bu bir teşekkür yazısı. Çok teşekkür ederim Aybüke Koyuncu biz seninle mutfakta aşçı, sokakta hanımefendi, panpalıkta bir dünya markasıyız unutma bunu...

Yazacak çok şey var da Ümit Yaşar Oğuzcan özetlemiş bir şiiriyle;

Bir Dost İçin Sone

Maruzatım odur ki; en iyi bir dostsun
Dağların doruğunda bir çiçek kadar iyi
Sen karanlıkta yüzümüzü ağartan ışık
Resimlerin duvarlarda şakır kuşlar gibi

Sen o'sun her zaman yalansız olan sevgisi
Saksıları sulayan, vazolara can katan
O en koyu, en çaresiz gecelerde bile
Yeri göğü bir merhabasıyla aydınlatan

Sen O'sun sevince boğan bütün kederleri
Solan, kuruyan bir çiçek gibi ağlayansın
Ve esen bir dost imbatısın akşamüzerleri

Kalan bir gün gibi yazdan, öyle haziransın
Yalan değil, biz ne arayıp sende bulduksa
Mutluyuz, dostça gönül tahtına kurulduksa.

Canım sıkıldığında tereddüt etmeden arayabildiğim ya da mesaj atabildiğim, çok güzel bir haber aldığımda hemen kutlamak istediğim, tüm düşüncelerimi okuyabildiğini hisssettiğim, yaralarımı sarmama yardımcı olabildiği gibi kahkahalarıma eşlik edebilen bir pampam varsa şanslıyım.

Dost olan kişiler birbirlerindeki değişimleri neden ve sonuçlarıyla titizlikle takip edebilen ve birbirlerinin ruhlarını okuyabilen insanlardır. Yani her arkadaş dost değildir ama her dost en iyi arkadaştır.
"İki insanın birbirine verdiği açık çektir. Bazen çekin biri sahte çıkar, bazen çekin birine bir bedel yazılır" demişler dostluğa. Ötesi var mı?



12 Nisan 2016 Salı

Nerede Kalmıştık?




Biliyorum epeydir ihmal ettim yazmayı ama aylardır ben bende değilim ki!

20 Şubat 2016 Saat: 14:27 Telefonuma gelen bir mesaj "Yıllar sonra da olsa beni görmek ister miydin?" Gözlerim fal taşı gibi açıldı, kalp atışlarım hızlandı, bir kaç dakika ne yapmam gerektiğini bilemeden aval aval ekrana baktım çünkü karşımdaki eski(meyen) sevgilimdi.
"Numaramı nasıl buldun? Buraya ne zaman geldin" Türevi sorularımın cevapları için gelmiş, aşağıda beni bekliyordu, aklımı kaçıracağım diye düşündüm.

Hayat sürprizlerle dolu yemin ediyorum ya!

Eğer gerçekten çok sevilmişse bırakıp giden onca zaman geçmesine rağmen karşılaştığında unuttuğunu sandığın pek çok şeyi hatırlarsın. Birlikte yaşanan mutlu anlar, tartışmalar, küskünlükler, barışmalar ve kahreden o son ayrılık anı tıpkı bir film şeridi gibi geçerken gözlerinden her şeye dair ne varsa tüm anlarını, anılarını okuyuverirsin eski sevgilinin yüzünün her çizgisinden. Hele bir de severek ayrılmak zorunda kaldıysan ve iki tarafta birbirini unutamamışsa "bu aşk ikinci bir şansı hak ediyor ulan!" Dersin.
Evden nasıl çıktım, yanına kadar nasıl gittim hatırlamıyorum. Onu görünce bir anlığına da olsa dünyanın geri kalanıyla olan bağlantımı kaybettim. Kim olduğumu, nerede olduğumu ve ne yaptığımı unuttum. İçimde bir şeyler çağıldamaya başladı, mimiklerimi koyacağım yeri şaşırdım. Şimdi ne tepki vermeliydim? "Nasılsın" diye sorarsa "bıraktığın gibiyim" mi demeliyim? Ya da yok yok içimde tüm birikmişliklerimle bir tane tokat atsam tam da yeri midir?
O işler öyle olmuyormuş.
Yıllardır yüzünü görmek istediğim halde zamanın inatla karşıma çıkarmadığı, çok özlediğim için en fazla rüyalarıma misafir olabilmiş, o halen çok sevdiğim ve hep bi gün bana aitse geri gelecektir diye umudumun bir köşesinde sakladığım, en acı çektiğim, en nefret ettiğim ve en yorulduğum anlarda bile onu sevmekten 1 dakika da olsa vazgeçmediğim mucize adam karşımda kanlı canlı duruyordu.

O aşina bakışlar içimi deldi yine!

Tüm gücümü toplayıp karşısına çıktım, arabaya yaslanmış beni görünce öne doğru adım attı. Nasıl özlediğimi anlatmak istedim, nasıl dayandığımı, sustuğumu, bunları nasıl öğrendiğimi göstermek istedim. Ve kocaman sarılmak! Kısacık ama büsbüyük şeyler söylemek yerine biraz bocaladıktan sonra sarılıverdik.
Biraz yürüdükten sonra önce bir bankta oturup konuştuk. O anlattı ben dinledim sonra ben anlattım o beni izledi aynı hayranlıkla, yıllar önceki gibi. Beni izlemeyi hep çok severdi zaten bilirdim. Sonra kalktık, SADE KAHVE yazan bir yerde oturduk, o şekerli Türk kahvesi söyledi, ben sade içiyorum.
İkimizde bal gibi biliyorduk o andan itibaren arkadaş kalamayacağımızı da bu bendeki güven sorunu, şüphe bulutu kolay dağılabilecek miydi?
"Ben geldim artık, izin verirsen elini tutup ilerlemek istiyorum ve kendimi hiç bu kadar kararlı hissetmedim daha önce" dedi.
Yaklaşık 2 aydır hayatımı yeniden gözden geçirmeme sebep olan bu kavuşmayı, onu neden bu kadar çok sevmiş olabildiğimi, bizi birbirimize bağlayan aramızdaki enerjinin adının ilişkiden çok öte bir şey olduğunu, bu buluşmanın tesadüf değil ilahi bir planlamaya dayandığını ve kaderimdeki insanın ondan başkası olmadığını düşünüyorum sürekli.
Mutluyum aslında da bunu sürekli dillendirip büyüyü bozmak istemiyorum.
Nerede kalmıştık? Öyleyse tekrar hoş geldin sevdiceğim, sanırım her şey esas şimdi başlıyor.
Ha bi de kuşlar güzel, hayat uçuyor.




27 Ocak 2016 Çarşamba

Kocan Kadar Konuş: Diriliş



Kıvanç Baruönü yönetmenliğinde, senaryosu Kıvanç Baruönü ve Şebnem Burcuoğlu'na ait olan filmin başrollerini Ezgi Mola ve  Murat Yıldırım paylaşıyor. Kocan Kadar Konuş'un bu devam filminde, geleneksel Türk kızı kalıplarına ve nesiller boyu devam eden "ne derler korkusuna" meydan okuyan Efsun, hayatının aşkı Sinan'a evlenme teklif eder ve düğün süreci başlar. Ancak her genç kızın kabusu, Efsun ve Sinan'ın hikayesine de gölge eder: Aileler. Kocan Kadar Konuş: Diriliş izleyiciye tıpkı ilk filmdeki gibi romantik ve eğlenceli bir hikaye vaat ediyor, serinin ikinci filminde de kahkaha hiç eksik olmuyor.
Kaynak: http://www.beyazperde.com/filmler/film-239125/

Geçtiğimiz gün arkadaşlarla vakit bulup gidebilmeyi başardık çok şükür! Açıkçası kafamda koca bir soru işareti eşliğinde girdim sinemaya çünkü bu bir devam filmiydi. Devam filmlerinde aynı başarıyı yakalamak zordur misal İncir Reçeli 2'de hayal kırıklığına uğrayan birisi olarak hep bir "acaba yine boşuna mı para vereceğiz?" hissi kemirir içimi lakin öyle olmadı, film ilki kadar güzeldi. Hümeyra ve Nevra Serezli tek başlarına filmi alıp yürümüşler diyebilirim. Fazla beklentiye girmeden izlendiği takdirde kahkaha attırıcı ve eğlenceli!
Ha bu arada evlenme sürecini iyi özetlese de biraz evlilikten soğuttu yalan değil. Bir de şans bu ya yanımızda çiçeği burnunda evli arkadaşımız Merve'de vardı. (Kulakları çınlasın) Filmin yarısında "mobilyalar gelmiş, eve gidiyorum" diyerek çıktı gitti ve o an anladım ki evlilik böyle bir şey arkadaş!

Şimdi sana filmden can alıcı bir replik yazıyorum burayı iyi oku! (Vahiy gibi oldu değil mi? Tövbe yarabbi!)

"Bir inanışa göre parmağımızda bir ip bağlıymış bu ipin diğer ucu bir başkasının parmağındaymış. Ne kadar uzağa düşersek düşelim, ne kadar kaçarsak kaçalım sonra da bu ipin iki ucu birleşir kavuşurmuş o iki kişi." (Yani diyor ki kaderindeki insandan kaçamazsın.)

Filmin Cannes'a katılmayı ya da Oscar beklediğini sanmıyorum, belli ki eğlendirmeye odaklanmışlar ve bence bunu başarmışlar da o yüzden diyorum ki hayatın karmaşasına azıcık mola verip biraz hoş vakit geçirmek adına izlemeye değer.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Dünyayı Değiştirmek İstiyorsan



"Kadim zamanlardan beri kadın ve erkek birbirini nasıl sevmesi gerektiğini unutmuş ve bu nedenle de mutsuz olmuş görünüyor. Yıllar süren erkek egemen bakış, feodalitenin ardından gelen kapitalizm, tüketim çılgınlığı gerçek aşkın en büyük düşmanı oldu. İnsanlar ruhlarıyla, kendileriyle ve aşkla teması unuttular. Issız insanlar oldular çıktılar. Aile kurumu da durumu değiştirmedi. İçinde aşkın ve paylaşmanın olmadığı kurumsal dayatmaya dönüştüler. Oysa aşk hayatın ve evrenin merkezi... Ve ilahi aşka giden kapı da dünyevi aşktan geçiyor."

Dünyayı değiştirmek istiyorsan bir erkeği sev; gerçekten sev

Birini seç, ruhu seni çağıranı, seni net biçimde göreni seç. Korkabilecek kadar cesur olanı seç.
Elini tut ve onu kalbinin damarlarına götür, orada senin sevecenliğini görsün, orada dinlesin, onun ağır yüklerini kendi ateşinde yak, kül et.
Gözlerinin derinliklerine bak, derinden bak, orada hareketsiz kalanı uyandır, dirilt. Utangaç olana cesaret ver, orada ne beklediğini fark et.
Gözlerinin derinliklerine bak.
Gözlerinin derinliklerine bak, orada babalarını, dedelerini gör, uzak yerlerde, çok eski zamanlarda savaşa ve şiddete karışmış atalarını gör.
Acılarına, mücadelelerine, maruz kaldığı işkencelere bir zamanlar...
Ve bırak hepsi gitsin...
Onun atalarından gelen yükü hisset
Sana sığındığında kendini nasıl güvende hissedeceğini bil
Onun öfkesine ayna olma
Çünkü senin bir rahmin var, eski yaraları iyileştiren, derin ve tatlı bir kapı...
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan bir erkeği sev, gerçekten sev...
Karşısında kırılganlığın nefesinde kadınlığın tüm ihtişamıyla otur...
Bir çocuğun masumiyetinde, ölümün derinliklerinde, açan bir çağrı olsun, onun erkeklik gücünü kabul et..
Geri gittiğinde, kaçtığında, mağarasına doğru, çünkü kaçacaktır...
Ailendeki bütün kadınları etrafına topla, onların bilgeliğinden nasiplen.
Onların fısıltıyla anlattıklarını dinle, korkmuş genç kız kalbini sakinleştir.
Onlar seni sakinleştirecek ve sabırla onun dönüşünü beklemeni kolaylaştıracaklardır.
Git kapısında otur ve hatırlatma şarkısı söyle, belki bir kez daha dinginleşecektir.
Onu küçük bir çocuğu gibi hilelerle, baştan çıkarma oyunlarıyla kandırma, bunlar sadece onu ayartıp yok oluş ağına sürükler.
Kaosun ve nefretin mekanı olan bu yer ataları tarafından yapılan bütün savaşlardan daha korkunçtur.
Bu dişil enerji değildir, bu öç almadır.
Bu eğilip bükülmüş çizgilerin zehiridir,
Asırlarca sömürülmüş olan, tecavüz edilen dünyanın zehiri.
Bu kadınlara bir güç vermez
Bu kadını erkeği hadım eden bir hale dönüştürür.
Bu hepimizi öldürür...
Annesi onu ister öpüp kucaklamış olsun ister olmasın
Ona gerçek anneyi şimdi göster
Sarıl ona, nezaketine ve derinliklerine götür, dünyanın merkezine...
Onu yaraları için cezalandırma, senin ihtiyaçlarını ve kriterlerini karşılamadığı için, onun için tatlı ırmaklar gibi ağla
Gözyaşlarını döktüğünde onu eve getir.
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan bir erkeği sev, gerçekten sev...
Onu çıplak ve özgür olabileceği kadar sev
Onu doğum ve ölümün döngüsüne bedenini açabilecek kadar sev
Ve bu fırsat için ona teşekkür et.
Birlikte öfkeli rüzgarlarda ve dingin ormanlarda dans ettiğinizde
Kırılabilecek kadar cesur ol, izin ver, varlığının yumuşak, baş döndürücü yanlarını keşfetsin,
Bilsin ki seni kucaklaşıp sarabilir, koruyabilir
Kollarına at kendini, seni tutacağından emin ol,
Bundan önce binlerce kez düşmüş olsan bile
Ona teslim olarak ona teslimiyeti öğret.
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan bir erkeği sev, gerçekten sev...
Destekle onu, besle onu, ona izin ver, onu duy, kucakla, iyileştir onu.
Bunun karşılığında sen de beslenecek, desteklenecek ve korunacaksın
Güçlü kollar, net düşünceler, odaklanmış oklar tarafından
Çünkü eğer izin verirsen, o düşündeki adam olur.

Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan bir kadını sev; gerçekten sev

Senin ruhunu çağıran bir kadın bul, seni idare eden değil
Kontrol listeni bir kenara at, kulağını kalbine koy ve onu dinle...
Yaşayan her varlığın adını, dualarını, şarkılarını duy,
Her kanat çırpanın, telaş içinde yüzenlerin, yeraltındakilerin, sualtındakilerin,
Her yeşilin, çiçek açanın, henüz doğmamış olanın, ölmekte olanın...
Onların onlara hayat veren Bir'e hüzünlü övgülerini işit,
Eğer adını henüz duymadıysan, yeterince dinlememişsin demektir.
Eğer halen gözlerinde yaşlar yoksa, eğe halen onun ayaklarına eğilmemişsen, neredeyse onu kaybetmişsin demektir.
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan bir kadını sev, kendinin ötesinde sev.
Arzunun ve mantığın ötesinde, senin gençlik, güzellik ve çeşitlilik gibi bütün yapay özgürlük gündemlerinin ötesinde sev.
Bize çok sayıda seçenek verildi
Ama biz bir Ruhun ateşinin ortasında durup, oradan ışıyan gerçek özgürlükte aşka direnmeyi yakıp kül etmeyi unuttuk.
Bir tane tanrıça var
Ona bak onu gör.
Bak bakalım o mu baltayı başına vuracak olan?
Eğer değilse yürü, hemen...
Boşa zaman harcama.
Bil ki kararının onunla bir ilgisi yok.
Çünkü nihai olarak kim olduğu ile değil ne zaman teslimiyeti seçeceğimiz ile ilgili...
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev.
Onu ölüm korkusunun ötesinde sev
Onu içindeki anne tarafından manipüle edilme korkunun ötesinde sev.
Ona onun için öleceğini söyle
Onunla birlikte yaşayabileceğini söyle.
Onunla birlikte ağaçlar dik ve onların büyümesini seyret.
Onun incinebilir güzelliğinde onun ne kadar güzel olduğunu söyle ve onun kahramanı ol.
Ona hatırlat, o senin adanman ve hayranlığınla o senin tanrıçan.
Dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev.
Bütün yüzleriyle, bütün mevsimlerde
O seni şifalandıracak senin şizofrenini
İkili zihnini, yarım kalbini
O şizofreni ki senin ruhunla bedenini ayırır
Seni daima dışarıya bakar kılar, kendinden başka bir şeyi aramak için
Böylelikle yaşamı değerli kılmak için.
Her zaman bir başka kadın olacak
Sonunda o parlak olan da eski mat olana dönüşecek
Ve sen yeniden huzursuz olacaksın
Arabalar gibi kadınlar değiş tokuş edilemez
Tanrıça, arzunun en son objesidir, satılamaz.
Erkeğin daha çok seçime ihtiyacı yok
Erkeğin ihtiyacı kadın, dişil, sabırlı, şefkatli, aramayan, yapmayan, bir yerde nefes alan, köklere inen, birlikte yeryüzünü sarabileceğiniz kadar kuvvetli.
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev, yalnızca bir kadını.
O kutsal bir kase gibi sev ve koru onu
Bütün insanlık için duyduğu terk edilme korkularını sev.
Onun yaraları sadece onun yaraları değil,
Onun bağımlılığı zayıflık değil
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev.
O sana inanana kadar sev. O zaman içgüdüleri, sanatı, sesi, vizyonları, tutkusu, vahşiliği ona tekrar döner.
O aşkın gücüdür, bütün politik, medya şeytanlarının yok etmeye ve değerini düşürmeye çalıştığı aşkın gücüne sahiptir.
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan
Davalarını, silahlarını, iç savaşını bırak, öfkenden vazgeç, büyüklük sevdalarını aydınlanman için bırak...
Kutsal kase senin önünde duruyor...
Eğer onu kollarına alırsan bu yakınlıktan daha ötesini aramaktan vazgeç.
Ya huzur ve barış denilen şey bir kadının kalbiyle beraber tekrar hatırlanması gereken unutulmuş bir rüya ise?
Dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev.
Gölgelerinin en derinliklerine kadar
Varlığının en yüksek noktalarına kadar
Onunla ilk karşılaştığın bahçeye git
Gökkuşağı ülkesinin kapısına
Birlikte tek bir ışık gibi yürüyerek
Dönüşü olmayan noktaya
Yeni bir yeryüzünün başlangıcına ve sonuna...

6 Ocak 2016 Çarşamba

Kiralık Aşk


Başrollerini Barış Arduç, Elçin Sangu, Salih Bademci, Sinem Öztürk, Nergis Kumbasar ve Levent Ülgen'in paylaştığı Star Tv'nin 2015 yapımı romantik komedi dizisidir.

Konusu

Tam her şey bitti dediği anda kapısını çalan mucizeye hayır diyemeyen Defne, 6 aylık bir aşk oyunu teklifini kabul eder. Buna göre, ülkenin en başarılı iş adamlarından biri olan Ömer'i kendisine aşık etmek zorundadır. Bu yoldaki en büyük yardımcısı ise gerçek arkadaşlarıdır. Bu korkunç karmaşada, hayatın en gerçek sorularından biriyle yüzleşir Defne: Aşkımızı biz mi seçeriz, yoksa o mu bizi seçer?

Şahsen televizyon ile pek aram yok. Denk gelirse haber, belgesel ve de müzik programları izlemeyi çok seviyorum(iyi ki aram yokmuş bi de olsa!)  amma velakin bu dizi 19 Haziran 2015 tarihinden beri beni benden aldı. Sevimli diyalogları, göze hitap eden kişileriyle hoş bir dizi olduğunu düşünüyorum, izlettiriyor.
Tespitleri harika! Hele dizide o Koray Sargın(Koriş) karakterine can veren Onur Büyüktopçu yok mu, insanı kahkaha atarken nefessiz bırakıyor.
Oha! Soluksuz okuduğum Aşk ve Gurur kitabına atıfta da bulundu dizi şimdi gel de izleme!
Tamam, kabul ediyorum klişe bir konuya sahip ama keyifle izliyorum. Elçin Sangu o kadar güzel ki su gibi maşallah, esas oğlan Barış Arduç'da acayip yakışıklı hele o nasıl güzel bir gülümseme, nasıl tatlı bir rol yapmaktır öyle. İkisi gerçekten birbirine çok yakışmıyor mu?
Samimi ve doğal olan her şeyi seviyorum, bu dizi de öyle benim için, dilerim uzun soluklu olur. Unutmadan, Aydilge dizi müziği işini başarıyla kotarıyor bence.

"Sen misin ilacım na na na
Ben kalbinde bi kiracı
Yerleşicem sımsıkı ben
Aşk başladı"

İşte diziden arakladığım bir kaç efsane replik;

"Yüzünü ezberlemeye çalışıyordum. Her santimini, her ayrıntısını. Bir gün ayrı kalırsak, yüzünü gözümü kapattığımda hatırlayabileyim diye."
"Artık böyle yüzü kızaran kadınlar kaldı mı ya?"
"Kibir ve gururu dize getirebilecek tek gerçektir Aşk"
"Bence kadınlar anlamak için değil, sevilmek için varlar."
"Haklı olmaktan çok sıkıldım."
"Aşk insanı değiştirir."






"Gerginim diyorum! Şurada oturup birilerinden nefret edip rahatlayalım diyorum."
"Kaderinizde tokat yemek varsa o tokadı yiyeceksiniz!"
"Aşk insanın ayağının yerden kesilmesidir."
"Mucizelere inanmaktan hiç vazgeçme!"
"Git bir yoğurt ye gıybetten zehirlenip kalacaksın başımıza"
"Bana bak kız sana öyle bir hakaret ederim ki dava açmak zorunda kalırsın."
"Ay buranın bütün zeka seviyesi çok düşük. Neyse ki ben varım, seviyeyi yükseltiyorum."
"Hayatım, filmin en güzel yeri zaten benim. Ama sen araya giren ucuz, kötü sesli bir reklamsın sadece."

"Aşk, oyunu bozar."
"Katranı kaynatsan olur mu şeker, cinsi batasıca mutlaka cinsine çeker."
"Tam içinde kaybolmuşsanız hayatın, sizi bulmasına izin verin."
"Aşk hep en beklenmedik anda karşımıza çıkmaz mı zaten?"
Bu arada dizide oldukça başarılı çizimler yapılıyor ve bir çöp adam dahi çizemediğim için ağzım bir karış açık izliyorum o güzelim ayakkabı tasarımlarını...

Arada güzel şeyler de oluyor

Çizim demişken, hayatımda ilk defa biri benim kara kalem ile resmimi çizmiş. Ve günlerdir bir çizime ne kadar bakılabilirse o kadar baktım. Detayları, benzerlikleri, farklılıkları değil sebebini aradım çizimde. Bir erkek neden bir kızın resmini çizer? Nasıl bu kadar güzel çizer? Resmi çizilen kız ne hisseder?
Çizeni biliyorum ama söylemem. Adı bende saklı bu yeteneğe gerçekten çok teşekkür ederim. Çünkü çizimi gördüğüm ilk dakikadan itibaren beni dumur edip ağlatmayı başardı.