25 Ekim 2015 Pazar

Gençliğime Sevgilerimle


Zaman makinesi olsaydı ve kendi gençliğime, mesela 17 yaşıma dönseydim, kendime şunları söylerdim:
En önemli şey aşk. Onu doya doya yaşa bu bir.
Ne yapmayı sevdiğini bul ve sonra o sevdiğin şeyi yapabiliyor musun ona bak. Yapamıyorsan boşuna enerjini tüketme, yapabilenler yapsın. Yapıyorsan, dünyanın en şanslı insanlarından birisin, dilini ısır, kimseye söyleme.
Sevdiğin insanlar bul. İşlerini onlarla yapmanın yollarına bak. Hayat 'yap et çalış başar'la geçiyor ve bu maraton çok sevdiklerinle geçerse, iş yapmamış, sürekli aşk yapmış olursun.
Bir kaç kişinin elini sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Onları kaybetme. Her şey değiştiğinde, senin en orijinal halini bilip sevenlere ihtiyacın olacak.
Kendini onunla bununla karşılaştırma. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Senin yolun başka. Yokuşların başka.
'Konu komşu ne der' diye dinleme. Komşu senin hayatın hakkında topu topu 15 dakika konuşacak. Sense ölene dek, onu yaşayacaksın.
Hareket et. Her gün hareket etmeyi alışkanlık haline getir. Bir spora kafayı tak. Dansa kafayı tak. Satranca kafayı tak. Kafayı taktıkların ileride yaldız olup üzerine yağacak.
Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır, Van Gogh olmak nasıldır, İkinci Dünya Savaşı'na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Bir gün hepsi, bir yapboz gibi, birleşip sana inanılmaz gerçekleri gösterecek.
Kızlar zekadan, çalışıp başarandan ve espriden hoşlanır. Erkekler güzellikten, edadan ve huzurdan hoşlanır.
Hayat alışkanlıklarla yürüyor. Bir şeyi iyi yapmak istiyorsan hemen alışkanlık haline getir. Alışkanlıksa tekrarla oluyor. Beyin böyle programlanıyor. Bir şeyi sürekli yaparsan, başka şeyi düşünmüyor, onu hep öyle yapıyor. O yüzden alışkanlıklarına çok dikkat et. Neyi alışkanlık yaparsan, hayatın ondan oluşacak unutma.
Erken kalkmak kulağa berbat geliyor biliyorum ama 'erken kalkan yol alır' hayatımda duyduğum en doğru şey. Bazen saat 8:30'da üç şey bitirmiş oluyorsun ve inanamıyorsun zamanın göreceliğine.
Dedikodu yapma. Dedikodu nasıl bir şey biliyor musun... Böyle evinin içine çöp boşaltmışsın gibi. Ağzını, içini, evini kokutuyor. Rahatlatır sanıyorsun ama pisletiyor insanı. Gül geç. Hem dedikodu yapanların başına mutlaka, ayıpladıkları, beğenmedikleri, çekiştirip durdukları şey gelir, unutma. Hayatın mizah anlayışı böyle.
Kızlar! Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda, kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla, boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dörtnala başka yere gidebilirsiniz.
Erkekler! Yakışıklı mı yakışıklı bir erkek olduğunuzda, kadınlara, çocuklara ve hatta birbirinize asla el kaldırmayın. O güç güç değil. Kaba kuvvet o. Korkudan kaynaklanır. Kaybetme korkusundan. Ve kimseyi avucunuzda sıkarak elinizde tutamazsınız. Tam tersi, avucu apaçık tutacaksınız.
Kendinden başka kimseyi suçlama. Suçlamak, nasıl diyeyim, zehirli bir duygu. İnsanı frenler. İnsanı kurban psikolojisine sokar. Atıl bırakır. Hatta şimdiden duvara 'kendimi suçlu hissetmiyorum' yaz. Çok faydasını göreceksin.
Ceplerden, bilgisayarlardan, televizyonlardan uzak 1 saat ayır kendine. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu. Hayatın sana başkaları tarafından yansıtılmayan bir aslı var. Onu dinle, deniz kabuğu dinler gibi. Yalnızlığını kimseye verme.
Yalnızlığın hariç her şeyi paylaş. Çünkü reklamda dediği gibi, 'hayat paylaşınca güzel'.
Her gün şükret. Teşekkürü dualarından asla eksik etme. Teşekkür kadar insana iyi gelen şey yoktur. Bir şey istemekten, dilemekten bile iyidir. Sıcacık yapar ruhunu.
'Bendeki bana yeter, hatta artar bile' dünyanın en güzel felsefesidir.
Birinden bir şey isteme. Onun yerine birine bir şey ver. Bak neler olacak seyret sonra.
Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma; Tünel bitecek. Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın.
Sevdiklerine bıkıp usanmadan, seni seviyorum, seni çok seviyorum de. Hatta sen ne yaparsan yap, kim olursan ol seveceğim de.
Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri bir taş döşemiştir kim bilir.
Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme.
Abart. Çoğalt. Parlat.
Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikayelendirildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin?
İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana.
Nil Karaibrahimgil

20 Ekim 2015 Salı

Karmaşık hissediyor!



Ben bir erkeğim;

Önce sana melek gibi davranırım. Kızları önemsediğimi vurgularım. Sonra yakın arkadaş oluruz, çıkarız. Sen bana aşık olursun, bensiz yaşayamazsın, ben seni "sen farklısın" diye kandırırım. Sen herkese beni anlatırsın "aşık oldum" diye. Ben de herkese seni anlatırım "kullanıyorum" diye. Artık, bana aşık olursun ve sonra bana kırılınca iki güzel söz söylerim affedersin, ben sıkılınca sana trip atarım, ağlasan da umurumda olmaz. Sonra ilişki sıkınca ayrılırım. Sabah akşam ağlarsın, pişman olursun ve bana yalvarırsın.
Ben gülerim, hiç olmamışsın gibi hayatıma devam ederim. Kızlarla konuşurum, eğlenirim ne bileyim seni takmam bile.

Ben bir kızım;

Sen senin için ağladığımı sandığın zamanlarda aslında bizzat kendime ağlarım. Sen bana geldiğinde sende kimsenin göremediğini gördüğüm için, sana kucak açarım. Sen beni kendine aşık etmek için klişe lafları birbiri ardına sıralarken, peşimden koşarken seni mutlulukla izlerim. Çünkü bilirim, neticede sonu sadece bir "Hoşça kal" dır.
Sen beni üzersin ve ben ağlarım. Belki de yalvarırım ama bu sana değil, kendime yeniden gelebilme çabamdır. Ben ağlarım, çok ağlarım, hatta hep ağlarım. Ama aşkı senden çok daha iyi bilirim ve bu yüzden en çok ben ağlarım. Sen gülersin dışından, ben senin taaa içini görürüm. Bu yüzden arkadaşlarıma seni anlatırım, konuştukça büyürsün içimde. Aynı zamanda da yok olursun. Ve sen günün birinde bana haksızlık ettiğini düşünüp geri geldiğinde. ben gerçekten gülümsüyor olurum.

İlişki uzmanı değilim ya da bir ilişki danışmanlık şirketim yok fakat bazı yaşanmışlıklarım ve çevresel gözlemlerim sonucunda günümüz "aşk" ilişki özetinin bu olduğunu düşünüyorum ne acı ki!
"Aşk bir iç savaştır. Kendi puzzle'ınızı tamamlamak zorunda olduğunuz anlarda karşınıza çıkar. Kendinizde eksik olduğunu düşündüğünüz parçayı birine yansıtır ya da şans eseri zaten öyle birine denk geldiyseniz onu kendinize katmaya çalışırsınız. Son derece zorlayıcı bir gelişme süreci" demiş İlhan Uçkan.
Evet! Bu kadar basit olmamalı, hafife alınmamalı.
 
Nerenizle seviyorsunuz anlamıyorum ki?
 
İnsanı bir saniyeden kısa bir sürede göğün yedi kat üstünde gezdirirken bir anda yerin yedi kat dibine çarpacak kadar güçlü bir duygudan bahsediyorum.  
Sevgililerin buluşmasının hatta konuşmasının bile büyük bir hayal olduğu yıllara kadar gitmeyeceğim ama şöyle bir 5-10 yıl önceye gidersek her şeyin nasıl da farklı olduğunu hatırlayacağız. Okulda, işte ya da mahallede birini görüp beğenirdin o andan sonra işe/okula gitmek için bir sebebin daha olurdu. Kendine dikkat eder, köşedeki bakkala eşofmanla gitmek yerine güzel kıyafetler giymeyi tercih ederdin. Tabii ki bunu ailene ve etraftakilere çaktırmadan yapabilmen de büyük bir başarı sayılırdı.
Bir kaç zaman önce, gözlerle anlaşır ardından ikinci aşamaya geçilirdi. Bir şekilde arkadaş ortamı yaratılır ve isimler öğrenilirdi. Bunun akabinde telefon numarası ya da e-mail alınmaya çalışılırdı ki bunun için uzun ve sabırlı bir dönem gerekirdi. Kızlar, erkeklerden bu gibi taleplerde bulunmaz, erkekler de reddedilmemek için bu bilgileri kızın en yakın arkadaşlarından(kankalarından) alma yolunu seçerdi.
Bir süre sonra "arkadaşlık" adı altında telefonla ya da sosyal ağ siteleri üzerinde konuşulur, arkadaşlarla birlikte buluşulur ve yeterince çaba harcandığı hissine varıldığında "çıkmaya" başlanılırdı. Bu süreç o kadar ağır ilerlerdi ki beklemekten sıkılırdın. Ancak ileride dönüp baktığında ne kadar güzel ve değerli çabalarmış der ve o ilişkiyi sahiplenirdin. Çünkü uzun uğraşlar sonucu o ilişkiyi hak ettiğine inanırdın.
 
Ve insanoğlu teknolojiyi yarattı!
 
Şimdi herkesin bir hatta bir kaç telefonu, mail adresi ve sosyal medya hesapları var. Artık, gördüğün birinin ismini Google'da aratıp bir kaç saniye içerisinde ilkokul numarasına kadar her türlü kişisel bilgisine ulaşabiliyorsun. Sonra arkadaşın olarak ekliyorsun, gerçek dünyada bir selam verebilmek için günler hatta aylar geçeceğine, bu sayede çok kısa bir zaman dilimi içerisinde sohbet etmeye başlıyorsun. Üstelik bunun için üstüne başına özen göstermene gerek yok, karşındaki seni muhtemelen fotoğrafındaki halinle hayal ederek konuşuyor. Yarım saat içinde pek çok şey anlatılıyor ve öğreniliyor. Sohbet ilerledikçe içerik de değişebiliyor, defalarca mesajlaşmaya, görüşmeye gerek kalmadan yani emek verip uğraşmadan sadece bir "tık"la sözleşiyor, ertesi gün buluşmak için heyecanlanıyorsun. Bu kadar hızlı başlayan bir şeyin devamı da hızlı geliyor tabii!
Öncesinde arkadaşlarının içinde bile dile getirmekten çekindiğin ya da anlatırken utandığın ilişkini artık sosyal medya aracılığıyla yüzlerce kişiye yayınlıyorsun.
 
Karmaşık hissediyor!
 
Genellikle işler düşündüğün gibi gitmiyor ve sonuç elbette hüsran olabiliyor.
Tam da bunu kanıtlar nitelikte bir araştırma yapılmış. Ta ta ta taaam!
Men's Fitness ve Shape isimli iki Amerika kaynaklı derginin yaptığı yıllık araştırma sonucunda sevgililerin eskide olduğundan çok daha kısa sürede cinsel birliktelik yaşadığı ortaya çıktı.
1200 kişilik gönüllü arasında yapılan ankette, her 5 kadından 4'ü ve  her 5 erkekten 3'ü Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinin çiftlerin cinsel birliktelik yaşamasını hızlandırdığını savunuyor. Araştırmada gönüllülerin %65'i çıkma teklifini bir mesajla aldığını ve %49'u ise bunun Facebook mesajları yoluyla yapıldığını belirtti.
Toplumun çoğunluğu ise dışarıya çıkacakları kişiyi Facebook, Twitter ve Google'da arıyor. (Instagram yok mu? Orada süslü püslü Pelinsu'lar, kendini Dan Blizerian sanan Berkecan'lar var halbuki!) Bu araştırma olmamış bir daha yapın diyorum.
Neyse, hal böyle olunca da kişilerin Facebook aracılığıyla ayrılması da eskide olduğundan daha kolay ve acısız bir hal alabiliyor. Cesaretini toplayıp aramak ya da buluşmak yerine kişiler Facebook'dan mesaj gönderme yoluyla ilişkilerini bitirebiliyor. (Öldürmeyen Allah Stalk'latıyor, nah acısız! Dediğini duyar gibiyim. Ayrıca, "ben senin Facebook'undan bağlantılı Twitter'ını bulup oradan Instagram'ını buldum, baktım ki orada aktif değilsin takipçilerinden abini buldum beraber fotoğrafınızın ekran görüntüsünü aldım ve daha sonra seni kırpıp ekran yaptım. Ne demek bu ilişki için ne yaptın?!" diyen yeni bir ilişki anlayışı doğmuş oluyor.) Eskiyi sırf bu yüzden bile özlediğim doğrudur.
Kaynak:http://www.milliyet.com.tr/gunumuzde-asklar-nasil-yasaniyor
 
Bugüne dönecek olursak; ilişkileri hatta evlilikleri yıpratan, yıpratmakla kalmayıp yok eden dizi ve filmler... Güzel kadın ve yakışıklı erkekler iyice cilalanıp parlatılır, bizden birisi haline gelir. O kişilerin yedikleri yemekten, giydikleri kıyafete, sevdikleri ve dinledikleri müziğe, bindikleri otomobilden, içtikleri alkol çeşidine kadar saçma sapan ne kadar bilgi kirliliği varsa beynimize doldurulur.
Sonra bu kişiler barlarda eğlenip bar çıkışı paparazzilere yakalanırken mutlu ama mahcup, serseri ama romantik, aşık ama aldatan(nasıl oluyorsa) çeşitli figürlerle beynimizi ve algımızı alt üst edecek şekilde servis edilir.
 Evet, bir kez daha dışarıdaki zengin ve züppe hayata, hesap vermeyen, dilediği gibi yaşayan, istediğiyle birlikte olup anlaşamazsa ayrılan karakterlere özenilir.
Plajdaki seksi kadınlar, çekici vücutlu kaslı erkek figürleri algılarımızla ve mutluluğumuzla oynar. İlişki biter, yuva dağılır. Sonrasında boşanmalar, tazminatlar ve bir sürü hayal kırıklığı...
Aşksız ilişkiler, ilişkisiz aşklar, tek gecelik beraberlikler, aldatmalar, mekan mekan gezip kendini göstererek atılan "check-in'lerle" "aşk acısı" adı altında bir günde unutan/unutulan ve hemen başka biriyle yeni bir ilişki yaşayabilen "zavallı hayatlar" dolu etraf, midem bulanıyor.
Son olarak, bir yazıda okumuştum aynen şöyle diyordu: "yüce yaratıcımız eşlerimizi nefsimizden yarattığını beyan etmektedir. Sahi biz nefsimizi ne kadar tanıyoruz?"
 
Tam olarak nerenizle seviyorsunuz anlayamıyorum ki?!
 
 
 
 
 
 
 

16 Ekim 2015 Cuma

Küçük Prens



Fransızca özgün adı Le Petit Prince, Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry tarafından yazılan ve 1943'de yayımlanan hikaye.
Dünyanın en çok satan ve okunan kitaplarından biridir. Eserde bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Sahra Çölü'ne düşen pilotun Küçük Prens'le karşılaşması ile başlayan kitap yirmi yedi bölümden oluşur. Özellikle Küçük Prens'in yurdundan ayrılıp altı ayrı gezegene yaptığı gezileri anlatan bölümlerde bazı tipik yetişkin yaşam biçimlerinin eleştirisi yapılır. Kralın gezegeni otorite tutkusunu, sanatçının gezegeni, kendini beğenmişliği ve sanatçının toplumla yitirmiş olduğu iletişimsizliği, sarhoşun gezegeni, umutsuzluk ve buna dayanan unutma isteğini, işadamının yaşadığı gezegen, amaçsız sahip olma tutkusunu, fenercinin gezegeni anlamsız ve sorgulamaksızın yerine getirilen görev duygusunu, coğrafyacının yaşadığı gezegen ise bilimi kimin için yaptığını unutan bilim adamını ve bilim anlayışını sembolize eder. Son gezegen ise dünyadır ve dünya insanların kendi değerlerinden daha çok giysileriyle anlam ve değer kazandıkları, biçimin özden daha fazla önemli olduğunu yansıtan bir imge görünümündedir.
Yazar, New York'da bir otel odasında kaleme aldığı hikayenin çizimlerini de yapmıştır. Exupéry hem çizimleri hem de hikayeleri bir çocuk kitabı gibi kurgulamış olsa da, bu kitap onun moderniteye ve 2. Dünya Savaşı'nın etkilerinin sürmekte olduğu topluma eleştirisini ifade ettiği bir kitap olarak da değerlendirilir.
Yazarın ilhamını kendi başından geçen olaylardan aldığı düşünülür. Bir pilot olan Exupéry, 1935 yılında bir hız rekorunu denerken Sahra Çölü'nün ortasına düşmüştü. Ayrıca Karısı Consuelo'nun Küçük Prens gibi bitmek bilmeyen arzuları ve korunma arzusu olduğu, Küçük Prens'in gezegeni gibi volkanlarla dolu El Salvador'da yaşamıştı.
Hikaye ilk defa 6 Nisan 1943'de hem Fransızca hem İngilizce olarak yayımlandı.
Yazar eseri, dostu Leon Werth'in çocukluğuna adamıştır.

Konusu

Yazarın uçağı bozulur ve Sahra Çölü'ne iniş yapmak zorunda kalır. Çölde Küçük Prens ile karşılaşır. Küçük Prens yazara yaşadığı yeri, maceraları anlatmaya başlar. O, B612 Asteroidinde tek başına yaşayan bir prenstir. Gezegeninde çok sevdiği güle özenle bakar. Gülüne nasıl daha faydalı olabileceğinin yollarını araştırmak istediği için diğer gezegenleri gezmek zorunda kalmıştır.
Kaynak: Wikipedia

Mavibulut Yayınlarından çıkan Türkçe versiyonu şu an elimde olan kitapta beni en çok etkileyen satırlardan bazılarını paylaşmak istiyorum:

"Dostum, koyunuyla birlikte gideli tam altı yıl oldu bile. Onu sizlere anlatmaya çalışmamın nedeni onu unutmak istemiyor olmam. İnsanın dostunu unutması çok acı bir şey, herkesin dostu olmaz, eğer dostumu unutursam, rakamlardan başka bir şeyle ilgilenmeyen büyüklere benzerim."





"Ama gözler gerçeği görmez ki yüreğiyle aramalı insan."

'Sadece evcilleştirebildiğin kişiyi anlayabilirsin' dedi tilki. İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de insanların arkadaşları yok artık. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!'


"İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.
'Gülüme karşı sorumluyum' diye tekrarladı Küçük Prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti."


'Peki, insanlar nerede?' dedi Küçük Prens. 'İnsan kendisini çölde çok yalnız hissediyor.' 'İnsanların içinde de öyle hissedersin' dedi yılan 'arada pek fark yoktur.'






"Biliyor musun, insan üzgün olduğunda gün batımını daha çok seviyor."


"Çok gizemli bir ülke şu gözyaşları ülkesi."

"Geceleri gökyüzüne baktığında, yıldızlardan birinde ben yaşadığım ve orada güldüğüm için sana sanki bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Yalnızca senin gülmeyi bilen yıldızların olacak."

"Zaman bütün acıları iyileştirir."




Filme gelince, gerçekten çok hoşuma gitti, genelinde ağladım. Yanımda filmi büyük bir keyifle ve pür dikkat izleyen minikler vardı o sebeple hıçkırmamak için dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım. Şehirlerde yere bakarak yürüyen robotlaşmış insanlarda kendimi gördüm. Boğulmuşluğumuza, varlığımızın anlamını yitirmişliğine, en çok da gülünü unutmuş Küçük Prens'in düştüğü duruma ve iki kişi arasındaki dostluğun ne kadar önemli boyutta bir ihtiyaç olduğuna çok ağladım.
Kim bilir kaçımız küçük prensler/prenseslerdik de güllerimizi unutup kötülüğe, çürüyüp gitmişliğe boyun eğmek zorunda kaldık.
Tablet oyunlarından fırsat bulup filmi izlemeye ebeveynleriyle gelen çocukların salonu doldurması beni mutlu etti. Sonra düşündüm ve dedim ki "şimdi hayal dünyalarında küçücük de olsa yer etti bu film, anlamaları, ağlamaları ya da felsefik açıdan yorum getirmeleri gerekmiyor. Daha fazlasını hayat zamanı gelince anlatacak zaten."

Ha bu arada kitabı her yaştan insanın okuması ve varsa çocuklarına okutması gerektiğini düşünüyorum. Sinemadan çıktıktan sonra "ben büyümek istemiyorum" diye diye evin yolunu tuttum.