31 Ocak 2012 Salı

Küçük Mucizeler Dükkanı

 
 
İyi ki okumuşum dediğim kitaplar arasında ilk beşte filan yer alabilir şöyle ki alıp okumaya başlayınca elinden bırakamıyorsun. Dili oldukça sade ve kurgusu etkileyici... Debbie Macomber, günümüzün önde gelen popüler yazarlarındandır. Tecrübelerinden ve gözlemlerinden yola çıkarak yarattığı zorlu karakterlere hayat verebilme yeteneğiyle tanınıyor. "Kısa kes de Aydın havası olsun Gülşah"(: diyenler için hemen kitabın konusunu anlatayım; Bir örgü kursunda hayatı kesişen dört kadının öyküsü anlatılıyor.
 Lady Hoffman, örgü kursunun sahibesi, kanseri iki kez yenerek hayata tutunma savaşını kazanıyor, bekar, otuz yaşlarında... Hayatının neredeyse tamamı hastane köşelerinde, tedaviler, kemoterapiler, ameliyatlarla geçmiş. Kendisine miras kalan parayla da "Bir Tutam Mutluluk" ismini verdiği dükkanını açmış hem yün satarak hem de örgü kursu vererek hayatını geçindiriyor.
Carol Girard, uzun zamandır çocuk özlemi çeken ancak bir türlü çocuk sahibi olamayan bir kadın. Hayatında her şey mükemmel tek eksiği bir evlat sahibi olmak...
Alex Townsend, alkolik ailesi tarafından küçük yaşlarda terk edilmiş, çocuk yetiştirme yurtlarında büyümüş, hayatı zorluk içinde geçmiş, video dükkanında çalışarak kıt kanaat yaşamını idare ediyor. Bir gün yaşadığı hayata inat öyle düzgün bir adam karşısına çıkar ki... Neyse devamını söylemeyeceğim siz okuyun :)
Jaqueline Donovan, eşi mimar ve son derece lüks bir hayat sürmektedir. Sorunu şu ki eşiyle çok uzun yıllar önce ilişkileri sona ermiş ve eşinin bir metresi var. Bunu biliyor ancak yaşadığı hayat standartından vazgeçemediği için bu ilişkiye göz yumuyor ve bir oğulları var. Jaqueline Donovan'ın hayatını ne ya da kim değiştirecek? Söyle-mi-yor-um! :)




Kitabın arkasından bir alıntı: "Artık o eski tasasız kız değilim. Yaşadığım her günün değerini biliyorum. Çünkü hayatın ne kadar değerli olduğunu öğrendim...
Hiçbir şeyi, özellikle de hayatı hafife almaz oldum. Artık hiçbir günümü boşa geçirmiyorum. Çektiğim acıların bir karşılığı olduğunu öğrendim..."

Renkler ve zevkler değişkendir Senden Benden Bizden'cilerim hele ki dünya klasiklerini okumuşlar için peeeh! bu muydu yani hani bunun edebi dili bile denilebilir ama blogumda yer verdiysem de vardır bi bildiğim diyor ve tavsiye ediyorum. Heh unutmadan geçen gün kitapçıda bunun devamı niteliğinde "Bir Yumak Mutluluk" da gözüme çarpmadı değil!
Balık beyinli ben az daha unutuyordum; kitapta bahsi geçen bebek battaniyesinin tarifi de son kısımda yer alıyor zira benim çevremde evlenen ve bebek sahibi olan/olmayı bekleyen arkadaşlarım bir hayli geniş. Belki canları çekmiştir ya! Detaylı bilgi için de www. Debbie Macomber.com adresini ziyaret edebilirsin.

29 Ocak 2012 Pazar

Günün Mottosu




Hiç kimse izlemiyormuş gibi dans et,
Hiç incinmemiş gibi sev,
Hiç kimse dinlemiyormuş gibi şarkı söyle,
Dünya cennetmiş gibi!
 
Mark TWAIN

28 Ocak 2012 Cumartesi

Hani Kendini Şanssız Hissettiğin Olur Ya!




ŞANS bu sefer yüzüme ağzınla gül lütfen! Diye bağırmak istediğin olmadı mı hiç?

İnsan Olmak Yetmiyor Mu Bazen?





Bugün Gaziemir Adnan Menderes Hava alanındaydım.  İç hatlardan yorgun argın çıkış kısmını geçip İzban'da  resmen durmuş, beni bekleyen bir adamla karşılaştım. Evet şaka yapmıyorum adam orda yarım saattir kent kartı olan birisini bekliyormuş, beni gördüğünde gözleri sevinçten parladı, ışıl ışıl oldu adeta (: Yanıma nazikçe yaklaşıp "allah aşkına kent kartında yeterli bakiye olduğunu söyle al bu da paran" dedi ! Kaldım işin parasında değilim de etrafa bakındım kent kartlı bir allahın kulu yok mu yani? Şimdi ben olmasam n'olcaktı? Adamın derdi ne gerçekten? Bu sorular kafamda uçadursun taze yüklediğim kent kartımla ilk önce ben geçtim sonrada adam. Teşekkür ettikten sonra parasını uzattı ve işte aramızdaki diyalog şöyle sonlandı:

-Ben: Aaa lütfen gerek yok, rica ederim.
-Meçhul Adam: Bakın tam 48 saattir uykusuz ve yorgunum, zaten allah gönderdi heralde sizi teşekkür ederim, şimdi alın şu parayı da gerek yok filan demeyin artık.
-Ben: Peki, teşekkür ederim, iyi günler.
-Meçhul Adam: Esas ben teşekkür ederim, iyi günler.

"İnsan olmak yetmez, yetmiyor zaten
Supermen supermen olmak lazım bazen" diyordu ya MFÖ bir şarkısında bendeki de o hesap! Aşağıdaki şarkıyı önce kendime sonra herkese armağan ediyorum :)

Not: Günün mottosu kıvamında bişi demek istiyorum; "Sen iyiysen hayat da güzel. En önemli şey kendinsin".
 
***

You can tell by the way she walks that she's my girl
You can tell by the way she talks that she rules the world
You can see in her eyes that no one is her cahin
She's my girl, my supergirl.
And then she'd say, It's Ok, I got lost on the way
but I'm a supergirl, and supergirls don't cry.
And then she'd say, it's alright, I got home late last night,
but I'm a supergirl, and supergirls just fly.
And then she'd say that nothing can go wrong
When you're love, what can go wrong?
And then she'd laugh the nightime into day
pushing her fear further long.
And then she's shout down the line tell me she's got no more time
'cause she's a supergirl, supergirls don't hide
And then she'd scream in my face, tell me that leave, leave this place
'cause she's a supergirl, supergirls just fly
Yes, she's a supergirl, a supergirl
she's sewing seeds, she's burning trees
Yes, she's a supergirl, my supergirl...

26 Ocak 2012 Perşembe

90'lar...



Ne zamandır yazacağım ama hep bir aksilik çıktı yazamadım bu konuyu. Geçtiğimiz cumartesi TV 8'de Okan'ın programının konusu 90'lardı. Gecenin konseptine uygun olarak da Eda- Metin Özülkü, Bora Gencer, Seyyal Taner, Mansur Ark gibi 90'lara damgasını vurmuş isimler vardı. O günlere dair aklımızda kalanlar, alışkanlıklarımız, unutulmayan diziler ve şarkılar hakkında bol bol sohbet edildi. Yetmedi sosyal medyada paylaşımlar oldu, sayfalar açıldı... Facebook'da özlenen klipler, görüntüler paylaşılırken twitter'da #bence90lar başlığı öyle bir ses getirdi ki yazılanlara takılıp kalmamak mümkün değildi çünkü herkes o kadar güzel şeyler yazıyordu ki okudukça gözlerim doluyor, geçmişe gidebileceğim bir zaman makinesi icat etmek istiyordum. Ben ki nostalji delisi, antika manyağı biriyim söz konusu 90'lar(çocukluğum) olunca akan sular durdu ve kendimi özlediğim 90'ları yazarken buldum.
Yahu çok güzel değil miydi 90'lar... Benim en çocuk, en masum, en güzel ve en özel yıllarımdı.
Bakkal amca'ya koşup sulu göz sakız almaktı. Capri-Sun içip önce hüpletip sonra gümletmekti :)  Fruko gazozlar, Bonibonlar, Minti sakızlar'dı, altın kaplama görünümündeki çikolatalardı...
Hiç bitmeyen YALAN RÜZGARI'ydı...
Kapı zillerine "bas kaç" modasının çıktığı yıllardı.
Okulu asıp ya bilardo salonuna ya da ateri oynamaya koşmaktı.
Pazar akşamları banyo yapmak, Bizimkiler dizisini soluksuz izlemekti.
Barış Manço demekti.
TELEVOLE izlemek, sanal bebeği ölünce zırlamaktı.
0900'lü hat çılgınlığıydı... Anne- babaya yakalanınca azar işitmekti(itiraf edeyim sırf bu yüzden telefon faturası şu an dudak uçuklatacak boyutta gelmişti annemlerden öyle bir fırça yemiştim ki halen unutamıyorum) :)
Susam Sokağı'ydı... Bıkmadan usanmadan izlenen riche rich$$, şeker kız candy, taş devri, scooby doo, jetgiller, temel reis,  sevimli hayalet casper,  he man, she ra, pembe panter, ayı yogi, şirinler, vikingler, power rangers, ninja kaplumbağalar, hayalet avcıları, ay savaşçısı, ten ten, red kit, arı maya, tsubasaydı, deniz kızı ariel'di... Deli gibi izlediğim pembe dizi Vahşi Güzel'di :)
Kaset çalarımla mutlu mesut yaşadığım dönemdi.
Jetonlarla, telefon kartlarıyla iletişim kurmaya çalışılan yıllardı.
Parliement pazar gecesi sinemasıydı lan!
Saç bantları, bandanalar takmaktı.
Bahçıvan elbiseler, Pop müzikte Mustafa Sandal, Ali Güven, Oya-Bora, Burak Kut, Yonca Evcimik, Of Aman Nalan zamanlarıydı.
Titanic filmini abartısız en az 3-5 kez izlemek ama her defasında ilk kez seyrediyor hissine kapılmaktı.
Tolga Abi ve Hugo'ydu... Deli gibi taso oynamak, game boy oyununda 999999 puan yaptıktan sonra sıfırlanmasını gözler dolarak izlemekti.
Sokak oyunları demekti şimdi ki gibi bilgisayar oyunu demek değildi. Sokaktan eve kanter içinde ve zorla gelmekti.
Legolarla kaleler yapmaktı(şimdi pek çok insanın egosunu lego yapıp deviresim var o ayrı)
Nesquiklerin içinden araba, deterjanların içinden saat bulmaktı.
Gece yarısından sonra televizyonda kırmızı noktalı programları gizli gizli seyretmekti :)
Kimisine göre Turgut Özal'ın ölümüne ağlamak, Cüneyt Arkın'lı filmler izlmekti. Zeyna'yla kendini savaş tanrıçası ilan etmek, Olacak O kadar'la kahkahalara boğulmaktı. Ha bir de Erkan Yolaç'la "Evet" dememeye çalışmaktı :)
Zıt Tokai! diye şakalaşmaktı.
Misket oynamaktı be! Yakar toptu...
Tom&Jerry izlemekten hiç bıkmamaktı.
MonAmi pastel boyayla resimler yapmaktı.
Aşkların saf, arkadaşlıkların çıkarsız olabildiği yıllardı.
...


Daha pek çok şeydi elbette ama mazide kaldı ve ben şimdi hiç özlemediğim kadar çok özlüyorum bu yılları ve biliyorum ki "Hayatın geri yükleme tuşu yok"!



20 Ocak 2012 Cuma

Ölmeden Önce Yapılması Gerekenler Listesi!

 
 
"Hayat kısa, sanırım sadece öldüğümüzde anlayacağız bunu" der ünlü bir söz... Eminim ki ölmeden önce yapmayı istediğimiz tonlarca iş vardır ama hayat curcunasından buna ne kadar fırsat bulabiliyoruz? Valla senin yapmak istediklerin neler bilmiyorum ama ben dün gece oturdum ve kendime bir liste çıkarttım:

1) Karadeniz turuna çıkmak(Ege'li bir insan olarak her daim Karadeniz'i merak etmişimdir o yüzden ölmeden önce yapmam gerekenler listesinde ilk sırada yer alıyor)




2) Yamaç paraşütü yapmak(Wooow! Düşünsene yerden yükseldikçe kendini nasıl hissettiğini? Kalkış ve süzülüş anının verdiği adrenalini hiç bir şeye değişmezdim)




3) Hayatımın bir döneminde oyunculuk yapmak( Lisede tiyatro gösterisi yapmışlığım bile varken bu sanata neden uzak kalayım üstelik yetenekli de sayılırım. Buradan yönetmenlere sesleniyorum artık beni keşfedin!)

4) Evlenip, çoluk çocuğa karışmak( Sanırım bunu benden çok annem istiyor yoksa bana sık sık turşu muamelesi yapmasının başka bir anlamı olamaz diye düşünüyorum; evet gerçekten ölmeden önce evlenip, çocuk sahibi olmayı ve o sorumluluğu tatmayı çok istiyorum)




5) Hayranı olduğum bir sanatçıyla tanışıp, sohbet etmek(Bunu ilk kez Okan Bayülgen'le gerçekleştirmiştim inanın görüldüğünün aksine çok sempatik, mütevazı ve cana yakın bir insan... Daha sonra bir kaç ünlü ismi daha tanıma fırsatım oldu ama Okan Bayülgen'nin yeri bende ayrıdır. Veee tabi ki de Kıvanç Tatlıtuğ'u yakından tanıma fırsatım olduğu gün sanırım dünyayı bile kurtarabilirim) :)

6) İtalya'da yaşamak( Malum ekonomik krizde olan ülkeler arasında İtalya'da geliyor şu sıralar ama ben ne yapıp ne edip bir şekilde orada bulunmak istiyorum ve bunu ciddi ciddi düşünüyorum. Ne demişler "dil yerinde öğrenilir" Hem İtalyancamı hem aşka olan inancımı bu sayede geliştirebilirim zira italyan erkeklerinin ünü tüm dünyaca kabul edilen bir gerçek öyle dii mi?)  (:




 7) Nesli tükenmekte olan türlerin fotoğraflarını çekmek(Ne kadar enteresan olurdu ya! Hayatın boyunca saklayacağın ve baktıkça hayatın anlamını kavrayabileceğin bir anı olur)

 8) Bir kültür ikonunun mezarını ziyarete gitmek( Mesela Che Guevara, Picasso ya da önemli olduğunu düşündüğün herhangi bir şeyi icat etmiş biri olabilir bunu yapmayı istiyorum gerçekten)

9) Dünyaya uzaydan bakmak( Eveeeet! Hayatımda bir günlüğüne de olsa uzaya gidip gelmek istiyorum)

10) Bir Mini Cooper ya da Vespa sahibi olmak( Uuuv beybiii! Onlarla tur atmak paha biçilmez bir mutluluk olurdu her halde)




11) Dünya klasiklerini bitirmeye çalışmak( Öeef! Cidden bazıları çok sıkıcı oluyor ama sırf emeğe saygıdan okuyorum)

12) Birini affetmek! (Yazması kolay da yapması zor arkadaş! Gerçi kinci bir yapım yok ama bana yapılan iyi ya da kötü hiç bir şeyi unutmuyorum. Affetmeye gelince tamam bunu tekrar düşüneceğim)

13) Bir maskeli baloya katılmak ya da bunu organize etmek( Ufff! Düşünsene hoşlandığın çocuğu filanda çağırıyorsun ama gidip yanlış kişiyle yakınlaşıyorsun ha ha ha :) Bungee Jumping yapmak kadar heyecan verici olmalı!)




14) Bir ev satın almak( Tabi ki de bunu herkes ister ama ben mümkünse farklı bir şehirde tamamen kendime ait bahçeli bir ev istiyorum)

 15) Bir hayvan beslemek( Kuş, balık, kedi... Evcil bir hayvanım olmasını istiyorum. Köpek? Hımmm sanırım onu liste dışında tutsam iyi olacak biraz korkuyorum da :)

 ....

 Daha çooooooook şey vardır elbet ama dün gece aklıma takılıp beni liste yapmaya ve bunu blogumda paylaşmaya zorlayan güç şimdilik bana bunları yazdırttı. Haydi bakalım sen de al eline kalemi kağıdı başla "ölmeden önce yapılması gerekenler listeni" çıkartmaya... Görüşürüz!

14 Ocak 2012 Cumartesi

Hayata Dair...




Dostoyevski'nin hayatını değiştiren olay, kendi idam sahnesiydi. Dostoyevski çarın baskı döneminde, arkadaşlarıyla bir sohbet grubu oluşturmuştu. Yakalandı. Yirmi sekiz yaşında idam isteğiyle yargılandı.
Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alındı. Ölüm kararı yüzüne okundu. Papaz günah çıkarttırdı. Gözleri kapalı olarak bir direğe bağlanıp, müfreze karşısına geçirildi. "Ateş!" emrini beklerken gerçek karar bildirildi kendisine.
Aslında mahkeme 8 yıl hapis vermiş, çar bunu 4 yıla indirmişti; ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmıştı. Böylece ölümle tanıştı, oysa bu sefil oyunda asıl keşfettiği "Yaşam"dı.
Stefan Zweig'a göre Dostoyevski'nin yaralı parmaklarından zincirleri çıkardıkları zaman sağlığı bozulmuş, ünü uçup gitmişti; ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek şey vardı:
                                         "YAŞAMA SEVİNCİ"


Sen kafanda bu öykünün analizini yaparken ben buraya bir kaç söz daha ekliyorum bakalım hoşuna gidecek mi?

Hiçbir zaman doğru insan karşımıza çıkmaz. Ya zaman yanlıştır ya da insan.

Düştüğünde yanında olan değil, kalkman için el uzatan dosttur. Unutma kötü günde katkısı olmayanın iyi günde hissesi yoktur.

Hayatta hep mutlu olursam hayalini kuracak neyim kalır?

Yanlış kişiden samimiyet beklediğin an kırılıyorsun.

Güzel bir kadın göze, iyi bir kadın kalbe hoş görünür. Birincisi pırlanta gibi ama geçici, ikincisi mutluluk kadar gerçekçidir.

Hayata yeniden başlasaydım saniyelerin nabzını tutardım.

Mutlu olmanın iki yolu var: Ya isteklerinizi azaltacaksınız ya da imkanlarınızı zorlayacaksınız.

Kimilerine derler ki: "Bu sersem bundan adam olmaz". Bende diyorum ki: Ne yapsınlar peki, yanlış hayat doğru yaşanmaz.

Gerektiği zaman ağlamaktan çekinme çünkü göz yaşları, söyleyemediklerini söylemek içindir.

Hayat bir sınavdır; ama diğer sınavlara benzemez. Çünkü bazen yaptığın bir yanlış, tüm doğrularını götürebilir. (Nedense bu söze dikkat kesildim)

Zamana güven her şey unutulur.

Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.

Eğer kirli bir ırmağı içine alıyorsan, bozulmadan kalabilmen için deniz olmalısın.

Zerrece suçum olmadığı halde birtakım düşler kurarak kendi kendimi suçlu bulduğum olmuştur.

Bir insanın en iyi tarifi iki ayaklı ve nankör olmasıdır.

Yeni bir adım atmak, yeni bir kelime söylemek, insanların en fazla korktuğudur.

Çocuk dünyanın en büyük saadetidir.

Amacına ulaşmak için hiçbir şeyi küçümseme, tam ulaşamazsan bile dene; Belki başarırsın. Hepimizin güvenini bağladığımız şu 'Belki' hiç de azımsanmayacak bir umuttur.

Bu dünyadaki en zor şey kendi kendine sadık kalmaktır.

Sadece hayat veren değil hayat verip hak eden, baba adını taşıyabilir.

Kalp bir kez kırıldı mı, Hiç kimseye aldırmaz ve hiç bir şeyi umursamaz. Belki mutluluğun sonu, ama huzurun başlangıcıdır bu.

Bugünlük hayat dersi yeter bu kadar şimdi PAYDOS! :)


13 Ocak 2012 Cuma

Kim Yahu Bu Can Bonomo?




Bayanlar ve baylar şimdi de karşınızda bu sene Bakü'de 57. Eurovision şarkı yarışmasın'da Türkiye'yi temsil edecek isim Can Bonomo. Şak şak şak şak şak şak şak şak şak :)
Eurovision için Kıraç, Atiye, Sıla, Murat Boz, Hande Yener gibi isimlerin konuşulduğu bir dönemde TRT yönetimi ters köşe yaparak Eurovision için Can Bonomo'yu tercih etti. Aman ne iyi etti de seçti diyenler de var çok şaşırıp cacık olmaz diyenler de var e tabi bir de kim yahu bu Can Bonomo diyenler var...
 Müziğe 8 yaşında gitar çalarak başlamış Can Bonomo. İzmir'li(CAN'dır) :) Ortaokul ve lise boyunca müzik çalışmalarını İstanbul'da sürdürdü. Müzik dünyasına ses prodüksiyonculuğu yaparak atıldı. Bilgi Üniversitesi Radyo-Televizyon Bölümünde okudu. Üniversite yıllarında Radyo Klas, Number One FM ve Radio N101'de radyoculuk yaptı. Televizyon kariyerine Number One TV ve MTV'de çeşitli programlar yaparak devam etti. Kariyeri sürecinde çeşitli reklamlarda rol aldı.
İlk albümünü yaklaşık iki yıllık bir çalışma sonrası Ocak 2011'de "Meczup" ismiyle yayınladı. Albümde biri hariç tüm parçaların söz ve bestesi Bonomo'ya ait. Düzenlemeler ise aynı zamanda albümün prodüktörü ve müzik direktörü Can Saban imzalı. Çıkış parçası "Şaşkın" ama ben onu ilk kez ikinci klip çalışması olan "Bana Bir Saz Verin" ile tanıdım. Renkli, farklı ve oldukça ilginç gelmişti bana.
Müzikal yolculuğu boyunca The Shins, The Libertines, The Kinks, Wax Poetic ve The Beatles'dan etkilenen ve esinlenen Bonomo, Alaturka nağmelerden indie melodilere gezinen müziğe "İstanbul Müziği" ismini veriyor.
Müziğin yanı sıra fotoğraf çekmeyi ve illustrasyon yapmayı seven Can Bonomo, 8. Radyo Boğaziçi Müzik ödülleri 2011 "En iyi çıkış yapan sanatçı" ve 38. Altın Kelebek Televizyon ödülleri 2011 "En iyi çıkış yapan solist" ödüllerinin de sahibi. Vücudunda tam 17 tane dövme var; en çok yırtık tişört giymeyi seviyor. Göğsündeki dövme favorisi bunun sebebini de hem geçtiğimiz yıl meme kanserinden kaybettiği annesinin ismini temsil etmesi hem de ilk dövmesi olmasıyla açıklıyor.
Sen tanımıyor olabilirsin ama Can Bonomo'nun ciddi bir genç hayran kitlesi var. Bunu kabul etmelisin. Ha seversin sevmezsin o ayrı. Bir de şunu iyice anlamak lazım Eurovision'da  popülerlikten ziyade, gidenin söylediği şarkı ve sahnede sergileyeceği performans önemli.
 
 


Bonomo'nun merak edilen soy adına gelince, kökeni latince ve "iyi insan" demek. Ailesinin bir kısmı İtalya'da yaşıyor. Özellikle internette çıkan "Yahudi, İsrail ile ara düzelsin diye seçildi" ifadelerine oldukça üzülmüş "Ben Türk'üm ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Türkiye'yi temsil edeceğim" diyor.
Ne diyelim başarılar Can Bonomo...


9 Ocak 2012 Pazartesi

Amélie



Nihayet izledim. Derler ya "Bu filmle hayata bakış açınız değişecek."  İşte Amélie tam olarak bu değişimi sağlıyor. Hayata karşı ön yargılı olanlar için daha bir dikkatlice izlenmesi gerek diye düşünüyorum.
Audrey Tautou'nun başrolünde olduğu bir Jean-Pierre Jeunet filmi... Çeşitli festivallerde yer alarak pek çok ödülün sahibi olmuş başarılı bir fantastik, romantik komedi.
Amélie annesinin ölümü ile babasıyla yabancılaşma ve hayatın gerçekleri ile baş başa kalma olaylarını yaşamış sonuçta küçük şeylerle mutlu olabilmeyi öğrenmiştir. Amélie bu yalnızlığın ortasında kendini eğlendirebilmek için oldukça ilginç ve derin bir hayal gücü geliştirmiştir.
Hayatını Paris'te kendisine ait bir evde, garsonluk yaparak geçirmektedir. Sıkıcı giden hayatı oturduğu dairede birisine ait olan bir kutu bulmasıyla değişmeye başlar. Kutuda, bu kişinin çocukluk hatıraları vardır. Amélie, hatıraların sahibini bulur ve kutuyu gizlice sahibine iade eder. Hatıralarına kavuşmak, adamın yaşamında büyük ve olumlu değişimler meydana getirir. Bunu gören Amélie deyim yerindeyse "küçük dokunuşlarla büyük mutluluklar yaratabilmek" için var gücüyle çalışır. Hayattan keyif almanın başkalarına el uzatmaktan geçtiğini fark eder. Bu olaydan sonra herkesi mutlu etmeye çalışan Amélie, babası ve kendisi içinde bir şeyler yapmanın zamanının geldiğini düşünür.
Filmin ünü kadar ünlenen müzikleri Yann Tiersen tarafından bestelenmiştir.



Basit ve sıradan bir senaryo gibi olsa da olaylar o kadar güzel işlenmiş ki film sizi adeta büyülüyor ve yaşam sevinci ile dolmanızı sağlıyor. Hatta biraz daha abartayım filmi izledikten sonra insanlara yardım etmek için kendi kendinize söz veriyorsunuz.(Bunu sadece ben söylemiyorum pek çok eleştirmen ve köşe yazarı da söylemiş zamanında)  Tamam tamam buna size kötülük edenler dahil olmasın istiyorsunuz anlıyorum :) Peki onları yaptığımız iyiliklerle cezalandırsak nasıl olur? Neyse...

Eğer mucizelere inanıyorsanız "Biri, yaşamınızı sonsuza dek değiştirebilir."




*** Mucize insan Sinem Özmen'e sonsuz teşekkürler... İlla ki de izle diye ısrar etmesinin sebebini şimdi daha iyi anlıyorum :)

6 Ocak 2012 Cuma

İlham Perim Athena'dan Geliyor... Ben Böyleyim!





Bir gece yarısı ilham alıp ertesi gün kendimi blogumun ismini mırıldanırken bulmuştum; herkese bahset Senden Benden Bizden :) Şimdi de severek dinlediğim ve dinledikçe kendimden çok şeyler bulduğum bir şarkısının sözlerini yazacağım buraya "Kendi Yolumda" ya da diğer adıyla "Ben Böyleyim"
 


                   
                    Hayat bu kadar mı?
                    Bence değil
                    Bir kaç sözüm var
                    Biraz senin gibi
                   Yıkılmayan duvarları gibi
                    Bazen resmini
                    Bazen uzak yakınlarım var
                    Ben böyleyim kendi yolumda


                   Bırak tutma beni
                   Kaybetsem üzülmem asla
                   Ne boş kaygıların
                   Korkma bana hiç bir şey olmaz
                   Yanlış doğru gibi
                    Eksik kalan bir kaç sözse
                    Ben Ben Böyleyim
                    Kendi yolumda


                   Hayatta benim
                   Her anımı yaşadıkça sevesim var
                   Aldırmam hiç yağmurlara
                   Benim güzel hatalarım var
                   Bir an bile vazgeçmedim
                   Kendi yolumdan


                 Değer saklanma hiç geçer zaman
                 Böyle de geçer sen ister vazgeç
                 Beklentiler sadece üzer
                 Ayrı dünyalarda farklı farklı kafalarda
                 Ve ben ben böyleyim
                  Kendi yolumda...


Not: Sevgili(!) grip, eğer bir an önce yakamdan düşmezsen sana mikrop muamelesi yapmaya devam ederim zira sayende kaç gündür yataktan çıkamıyorum ve ejderha gibi her yanımdan ateş çıkıyor, üstelik o küçücük burnum kağıt mendillere silmekten iyice ufaldı :(