28 Aralık 2010 Salı

Yorucu Bir Gün


Bugün çok yorgunum. Yeni işim keyifli ancak bir o kadar da yorucu... Eee kolay değil koskoca! reklam ajansında müşteri temsilciliği yapmak. Sabah'ın 8'inden beri ayaktayım ama blogumu yazmadan uyumam dedim ve kendi kendime sözümü tuttum.(bu da benim küçücük mutluluğum yani ödülüm) Yorgunum sadece ve bu yorgunluk epey bi sürecek gibi...


*Ayaküstü iş teklifi aldım. 2011 iyi gelecek gibi...

26 Aralık 2010 Pazar

Kartallardan İlham Alalım



Bir dergide gözüme ilişmişti yazı bi kaç yıl önce... Merakla sonuna kadar okudum inanılmaz derecede etkilenmiştim, yazıyı okudukça içimden bir ses vay be demek böyle oluyormuş!, hadi yaaa!, ooofff! şeklinde ünlem cümlelerini arka arkaya sıralıyordu. Okuduktan sonra hemen kestim ve cüzdanıma koydum o gün bugündür de hep cüzdanımın bir köşesinde durur yıllardır. Atmam, atamam aksine ne zaman canım çok sıkılsa ya da kendimi güçsüz hissetmeye başlasam bu yazıyı çıkarıp okurum. Şimdi sizler için paylaşıyorum, tavsiyem dikkatlice sonuna kadar okuyun. Bakalım kendinizden neler bulacaksınız? Ya da yazının sizlerde bıraktığı etki/etkiler neler olacak? Haydi buyrun yazıya... (Not: Yazının benzer örneklerine daha çok belgesellerde rastlayabiliriz haberiniz ola...)


    Kartalların İnsana İlham Veren Yeniden Doğuşu

  Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayandır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır. Kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçim yapmak zorundadır:
 "Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir."
Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürer. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar.
En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker, çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.
Biz insanlar da sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından tam olarak yararlanabiliriz.

Herkes biraz kartaldır bence! =)

 Yeni yıla girmeye sayılı günler kala bu yazının sizlere ilaç gibi gelmesini diliyorum...

19 Aralık 2010 Pazar

Yeni Bir Yıla Merhaba Derken...




2010'u haftalar hatta sayılı günler sonra geride bırakıp yepyeni bir yıla merhaba diyeceğiz klişesi ile yazıma başlıyorum. Her yeni yıl yepyeni heyecanlar, hayaller ve yeni başlangıçlar demektir, çoğu zaman bir önceki yılda kalan hayaller, ertelenmiş ya da yapılamayan işler için koskoca 1 yıllık fırsattır. 2010'da hayatımda pek çok şey oldu iyi ya da kötü; üniversiteyi bitirdim, güzel bi tatil yaptım, iş arayışı vs derken 2010'nun sonlarına doğru hiç beklemediğim sürprizler yaşadım, vedalar oldu, ayrılıklar, sevinçler ve hüzünler derken şu an itibariyle yeni bir işim bile oldu( bugün iş görüşmesine gittim gayet olumlu geçti sanırım pazartesi başlıyorum. Yeni işim mi? bir reklam ajansında "müşteri temsilciliği", istediğim yada beklediğim işi bulmak için aylar süren o sancılı iş arama süreci sonrası bakalım beklentileri karşılayan doğru işi bulmuş muyum bunu yaşayarak ve yeri geldikçe burada yazarak hep birlikte göreceğiz  amma uzun parantezmiş bitmek bilmedi yahu... tamam kestik! ) Bir yıl daha bitti bitiyor, gitti gidiyor bile elinizi çabuk tutun ve şansa inanırsanız(en azından arada inanmak lazım) bi bilet alın kim bilir o başıma bir türlü konamayan talih kuşu belki bu yıl beni bulur diyerek ben aldım. "Yeni" bu kelimeyi seviyorum çünkü hangi cümlede, ne anlamda kullanırsan kullan heyecan ifade ettiği bi gerçek. Peki 2010'dan neler öğrendim kısa bi analizini yapalım tamam öyle sıkıcı bi analiz çalışması değil sadece şöyle bi neler öğrenmişim diye dönüp bakıcaz; olumlu olmayı elimden bırakmadım- ki bu bazı durumlarda çok zor olduysa da- hep içimde bir yerde olumlu olma ve olumlu davranabilme ateşim yandı bu beraberinde mutlu olmayı getirdi ve akabinde huzuru... Bunun için niyet etmeyi öğrendim mesela bişeyi çok isteyince ona yönelmek için önce niyet etmek gerekir(miş) evet "mutlu olmak bir sanattır ve bir sanatı anlamak için de niyet edin ve kendinizi hayata teslim edin" diyordu bir yazıda. Amaçlarım olması gerektiğini öğrendim ki-yollarda amaçsızca gezindiğim zamanlarda olmadı değil- ama insanın kısa vadeli ve ulaşılabilir hedefleri olmalıdır bu hem yaşama sevincinizi arttırır hem de o amaç yada amaçlar uğruna mücadele etme gücü verir hayata karşı. Evet güçlü olmak... Nerede yaşarsam yaşayım, ne yaparsam yapayım güçlü olmak zorundayım. Çok fazla şikayet etmemek gerek(miş) yoksa gereksiz baş ağrısı yaratıyor bünyede. Aşırı iyi niyet felaket doğurabilir bunu öğrendim. Kimseye olduğundan fazla iyi niyet içerisinde olmayın yoksa suistimal edilebilme olabilirliği artıyor ve en çok zarar gören yine siz oluyorsunuz ne yazık ki! Başkalarının ne dediğinden ziyade sizin ne düşündüğünüz önemlidir. Hayatınızda gereksiz yer işgal eden kim yada ne varsa hemen yok edin şimdi yoksa üzerinden zaman geçtikçe zorlaşıyor. Nabza göre şerbet politikası işliyor evrende siz de uygulamaya çalışın işe yarıyor. Mutsuz olduğunuz anlara çok fazla takılıp kalmayın(eğer çok ciddi bi sorun değilse) inanın geçiyor. Kendinizi ve dostlarınızı unutmayın. Hergün kendiniz için mutlaka güzel bişey yapın; bu bir fincan kahve de olabilir, sevdiğiniz bir filmi izlemek de. Amaç, size manevi anlamda tatmin edecek birşey olması. Mutlaka her gün sevdiğiniz birini arayıp hal hatır sorun(bunu pek yapmıyordum açıkcası ama bi kaç kez deneyince güzel bişey olduğunu farkına vardım tavsiye ederim). İç sezgilerime güvendim ve çoğunlukla beni yanıltmadılar. Hepimiz ölümlü dünyada yaşıyoruz bunun farkına vararak daha az sıkıntılı ve kaygılı yaşamayı öğrendim. Son pişmanlığın fayda etmediğini, ne ekersen bi gün onu biçecek olgunluğa eriştiğini, hayatta gerçekten de üç şeyin geri dönüşü olmadığını(kaçırılan fırsat, söylenen söz ve geçen zaman) öğrendim. Vee o "aşk" denilen üç harfli tek kelimelik kavramın bugün değil ama bi gün beni de yakalıyacağını öğrendim. Ve ve ve en çok da sabretmesini öğrendim. Ha bi de insan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabiliyor(muş) bunu da öğrendim. Ne çok şey öğretmiş 2010 ve hayat bana! En önemlisi de hayatın gerçekten zor olduğunu öğrendim.

 .....

Yazılacak daha çok şey vardır elbet. Ben yazımı noktalarken 2011'in yepyeni güzelliklerle dolu bir yıl olmasını ve bu yılda başta sağlık olmak üzere barış, huzur ve mutluluğun tabi onsuz olmayan paranın hepimizi bulmasını diliyorum. Unutmadan, kırmızı rengin uğuruna inananlardansanız -ki bu her yıl inanılması zorunlu bir totem misali dayatılır bizlere- yılbaşı gecesi onun uğuruna inanın =) Herkesin yüreğine göre bir yıl olması dileğiyle...

 Mutlu Yıllar!

17 Aralık 2010 Cuma

Bildiğim Doğrular Yıkılıyor!



Romantik kurallar artık yenilendi

Belki de ilk öpücüğün her şeyi belli edeceğini düşünenlerdensiniz... Ama uzmanlar bu ve benzer romantik kuralların günümüz ilişkilerinde geçerliliğini yitirdiğini savunuyor.

İş aşkı bulmaya geldiğinde, karşı konulamaz görünen bazı belirli gerçekler vardır. Belki de birinden etkilenip etkilenmediğinizi saniyeler içinde söyleyebilecek katı inançlarınız var. Ya da belki ilk öpücüğün her şeyi belli edeceğini düşünenlerdensiniz. Bu romantik kuralların kendine has hayranları olsa da, uzmanlar bunların günümüz ilişkilerinde geçerliliğini yitirdiğini savunuyor. Kısacası, bekarların doğru bildiği kuralların az da olsa revizyona ihtiyacı var. Nasıl mı?

Eski kural: Birisinden gerçekten etkilenip etkilenmediğinizi saniyeler içinde söyleyebilirsiniz.

Yeni kural: Birisinden gerçekten etkilenip etkilenmediğinizi ancak ilk 3 randevudan sonra söyleyebilirsiniz.
‘İlk görüşte aşk’ tanıdık bir romantik nosyon. Çoğumuz birisine karşı ilk hissettiklerimizin geçerli olduğunu düşünürken, uzmanlar biraz çabaya davet ediyor ve en az 3 kez randevulaşmak gerektiğini söylüyor. Sebebi ise, ilk buluşmada insanların sinir yumağı olması, ikincide çözülmeye başlaması ve üçüncüde tamamen rahatlayıp hatta belki ahenk yakalaması… Ve her ne kadar havada yıldızların, midede kelebeklerin uçuşması güzel olsa da bunlar bir insanın uzun vade potansiyeli olduğunu göstermez.

Eski kural: Olmazsa olmaz listenizdeki tüm kriterleri karşılıyor olmalı.

Yeni kural: ‘Olmazsa olmaz’ listesi kağıt üzerinde iyi durabilir, ama bir kağıt parçası geceleri size sarılmayacaktır.
İstediğiniz özellikleri – dış görünüş, altyapı, eğitim, kariyeri maaş- kontrol edebilirsiniz ama sevgilinizi bir laboratuar ortamında yaratmayacaksanız istediğiniz tüm özellikleri bir arada bulmak olanaksızdır. Tabi ki belirli standartlarınız olmalı ama mükemmelden azıyla yetinememek pek realist bir tutum değil. “Olmazsa olmaz listeleri başarısız flörtler için klasik bir reçetedir” diyor ilişki koçu Fleming, “Son derece kısıtlayıcı ve kimyaya izin vermiyor, ki aradaki kimya çok daha manevi ve kıymetlidir, yani biraz daha esnek olmaya dikkat edin”.

Eski kural: Zıt kutuplar birbirini çeker   

Yeni kural: Zıt kutuplar rahatsız eder
Tam tersiniz birsiyle çıkmak, size tamamen yabancı ve farklı biriyle vakit geçirmenin keyfini tattıracak olsa da başlarda, ilişki kurmak için hiç akla yatkın bir tercih değildir. “Eğer aynı şeylerden hoşlanmıyorsanız, ikiniz için yatak odasının dışında bir eğlence alanı olmayacaktır. Ve gelecek için aynı şeyleri düşlemiyorsanız, nasıl bir geleceğini olabilir?” diyor Gerçekler, Yalanlar ve Online İlişkiler adlı kitabın yazarı Alyssa Wodtke. Size klonunuzu bulun demiyoruz ama yanınızdaki insan kişiliğinizi tamamlayan birisi olmalı.

Eski kural: Müzik tercihleri sizinkiyle çok benziyor, öyleyse ruh eşi o lmalısınız    

Yeni kural: Bir insan istiyorsunuz, ipod listesi değil.
Bazen birisiyle tanışır ve pek çok ortak yönünüz olduğunu keşfedersiniz; bilirsiniz ki bu aşk olmalıdır! Aslında ilgi alanlarınız ve zevklerinizin birebir uyması da sandığınız kadar iyi değildir. Bu kişisel sınırlarınızı belirlemenizi zorlaştıracağı gibi, sevgiliniz sayesinde yeni ilgi alanları edinmenize de olanak tanımaz. “ Mükemmel ilişkilerden bir kısmı iki tarafında tamamen birbirinden bağımsız hobilere sahip olması ve bunlar için birbirlerine zaman tanımalarına bağlı yürüyor” diyor ilişki koçu Dr. Hu Fleming.

Eski kural: İlk öpücüğün dizlerinizin bağını çözmesi gerek    

Yeni kural: İlk öpücük önemsizdir.
Masallarda, ilk öpücük sonsuza dek mutlu yaşamanın ilk şartıdır. Ancak gerçek dünyada muhteşem bir sevgili olma potansiyeli taşıyan insanla yaşanan ilk öpücüğün gayet keyifsiz bir anıya dönüşebilir. “Fiziksel olarak çekici bulduğunuz birisiyle paylaşılan bir öpücük romantik ve erotik bir deneyim olabilir, ama bir ilişki ortak değerler gibi daha karışık vasıflar olmadan mutlaka parçalanacaktır” diyor Piers.

Eski kural: Gerçek aşksa, sürekli onu düşünürsünüz.   

Yeni Kural: Gerçek aşksa, onun hakkında düşünmek iyi hissetmenize sebep olur
“Sürekli birisini düşünmek aşk değildir, karasevdadır ve karasevdanın iyi bir eşleşmeyle alakası yoktur” diyor Fleming. Sonuçta, ne kadar çok düşündüğünüzden çok nasıl düşündüğünüz önemlidir. “Eğer onu düşündüğünüzde sıcak ve rahat duygular hissediyorsanız, bu denge, güven ve güçlü arkadaşlık faktörü üzerine kurulmuş bir ilişkiyi gösterir” diyor Piers. Diğer taraftan, size yazdığı maillerde kendi gerçek duygularını sakladığı satır aralarında ne demek istediğini düşünerek sabahlıyorsanız, sizin olmak istemeyen birisinin peşinde olabilirsiniz.

Nette gezinirken bu yazı çıktı karşıma ben de kopyaladım yapıştırdım ki her daim açıp okuyayım diye. Eee tabi konu aşk, ikili ilişkiler ve duygusal paylaşımlar üzerine olunca ben de dayanamıyorum n'apayım "aşka aşığım bal gibi" :) Okuyun bakalım sonra da üstüne bi güzel düşünün. Ben kendi kendime soru bile sordum ama yanıt bulamadım bi de siz sorun bakalım kendinize mesele aşk oldu mu eski ya da yeni olsun kural tanır mı hiç diye?

Kaynak:
http://kadincadunya.blogspot.com/2010/12/romantik-kurallar-artk-yenilendi.html




15 Aralık 2010 Çarşamba

Uzun Bir Aranın Ardından...


Ben geldiiiiimmmm! Bu kadar uzun yazmadan durmam için ciddi sebeplerim var; öncelikle çok hastaydım ani bastıran kara kış beni gribal enfeksiyona sürükledi hemen ardından da modemim arızalandı ve internete giremedim(bu arada pc'de bakıma gitti geldi) o yüzden internetten ve blogdan uzak kaldım :( Geldi mi üst üste gelirmiş ya bizimkide o hesap of! Neyse çok şükür yine beraberiz hani programlarda denir ya "kısa(!) bir aranın ardından tekrar birlikteyiz diye ben de diyorum uzun bir aranın ardından tekrar blogdayım... Bana göre uzun valla yazamadım paslandım, sıkıldım, bunaldım, dertlendim, depresif ataklarım başladı o da ne demekse! Yazmam gereken, haykırmak zorunda olduğum ve paylaşıldıkça artan tatlar misali yazılarımla kaldığımız yerden devam edicez ama bana şimdilik müsade... Geldiğimi haber vereyim dedim, daha yapmam gereken işler var. Ciao!

8 Aralık 2010 Çarşamba

66. Sone


 Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
  Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
  Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
  Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz
  Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
  O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
   Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
   Ödlekler geçmiş başa derken mertlik bozulmuş,
   Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
   Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
   Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
   Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e
   Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
    Seni yalnız komak var ya, o koyuyor adama.

                                                                     Shakespeare

7 Aralık 2010 Salı

Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek!



Geçenlerde D&R'da gezinirken Sıla'nın yeni albümünü gördüm(bilmiyordum sürpriz oldu görünce şaşırdım severim Sıla'nın şarkılarını) albümün ismi hoşuma gitti "Konuşmadığımız Şeyler Var" gerçekten de o kadar çok şey var ki konuşmaktan aciz kaldığımız ya da korkup da konuşamadığımız...  Son zamanlarda şarkılara dikkat ediyorumda bu yönde bi "trend" aldı başını gidiyor; Sen sus hiçbir şey söyleme sen sus da gözlerin konuşsunla başladı, sustuklarım büyür içimde, öyle çok şey var ki içimde hep sustuk konuşmak yerine konuşmadığımız her ne varsa seninle bi damla gözlerimde, beni sevmediğin zamanlarda alıştım susmaya... gibi şarkı sözleri oldukça biz daha çok "susarız"  amacım eleştirmek değil şarkıları aksine severek dinlemişimdir lakin benim anlayamadığım nedir bu susma aşkı? Son olarak Cihan Hatipoğlu'nun "İçimdeki Şarkıyı Susturamazsın" müzikli kitabına denk geldim-bakın burda da bir suskunluk teması var ama bahsettiklerime zıt- bu kez susturamazsın beni deniliyor çok şükür! içimdeki yaşanmışlıkları, acıları, öfkeleri, kederi vs haykırıp duracaklar içimde şarkılar gibisinden ha bir de mesajı var bizlere "yarım kalan aşkların şarkıları asla yarım kalmaz" vay be güzel söz! O yüzden de içimde bi yerde sana ait şarkılarım var ve susturamazsın onları. Bilirim zordur aşk acısı insan o zamanlarda içinde kopan fırtınalara teslim olmamak için elinden ne geliyorsa yapmaya çalışır; kimi kaçıp uzaklaşır bulunduğu şehri terk-i diyar eder, kimi yazar günlerce aylarca hatta kitap olur yazdıkları yıllar sonra, kimi müzikle dindirmeye çalışır acısını, kimi hobi edinir bu şekilde avutmaya çalışır kendisini ama ortak payda ayrılıkır, acıdır tercihler farklı olsa da. Cihan Hatipoğlu'da geçmişte yaşadığı aşkın ardından yaralarını bu şekilde sarmaktan yana anlaşılan iyi de yapmış bence ortaya güzel bi kitap çıkmış gibi gözüküyor. Biz dönelim konumuza "susma sustukça sıra sana gelecek" diye yıllar önceden lambaları kapatıp açtığımız manidar bi slogan vardı hani şu dillere peleseng olan hatırladınız mı?   Tamam gevezelik yapın bol bol demek değil bu ama daha fazla konuşmaya ihtiyacımız var gibi geliyor bana çünkü sustukça hep yanlış anlaşılıyoruz karşımızdakilerce bilmiyorum benim başıma sıkça geliyor bu durum mesela; en son bi arkadaşımla telefonda mesajlaşıyorduk beni kızdırdı ben de sustum, -kendimce bi protestoydu bu- cevap atmadım bi süre sonra döndü bana dedi ki mesajında: "benim gibi konuşkan birine susarak bişey anlatamazsın" o an anladım ki en susulması gereken anlarda bile susmamalı insan.(Valla sonra pişman oluyorum sustuğuma yeaaa!) Oysa ben şimdiye kadar sineye çektiğim şeylerde hep susar, olacakları beklerdim uzaktan acaba n'olcak bu işin sonu diye, hem bize öğretilen de bu değil miydi yıllarca? "Susmak erdemdir" yavrucum. Hep sustuk da ne oldu bu zamana kadar be! Bizi sanallaştırdığı yetmezmiş gibi suskunlaştıran şu teknolojik devrime inat insanlar konuşa konuşa anlaşsın artık lütfen! Eskilerdeki gibi yine tüm aile bir araya gelse, konu komşu toplansa hoş sohbetler edilse yeniden( yaşıyorsak umut var). Neyse uzun lafın kısası birbirini anlamayan, yada yanlış anlamaya meyilli insanlar olduk çıktık ve ben bunda birbirimizle az konuşabilmenin etkisinin olduğunu düşünüyorum peki ya siz? Tabi düşünmeden konuşmamak dileğiyle diyorum ve yazımı noktalıyorum. Görüşmek üzere.

3 Aralık 2010 Cuma

Booozaaaa



Malzemeler:
2 bardak bulgur
21 bardak su
2 çorba kaşığı un
1/2 bardak yoğurt
1/2 tatlı kaşığı kuru maya
2,5 çorba kaşığı şeker
1/2 çorba kaşığı vanilya
2 çorba kaşığı tarçın

Hazırlanışı:
Bulguru büyük bir tencereye koyup 12 bardak su ile üzeri kapalı olarak oda sıcaklığında 1 gece bekletin. Kısık ateşte 2 saat pişirin. Mutfak robotuna koyup çekin ve süzgeçten geçirin. Karışımı buzdolabına koyun.
Süzgeçin üzerinde kalan bulguru yeniden tencereye koyun ve 8 bardak su ilave edin, kısık ateşte 1 saat daha pişirin. Süzgeçten geçirip buzdolabına koyun.
Unu küçük bir tencereye koyup üzerine 2/3 bardak su koyun ve kısık ateşte sürekli karıştırarak koyulaşıncaya kadar pişirin. Ateşten alıp içine 2 çorba kaşığı şeker koyup eriyinceye dek karıştırın. Ilıyınca içine yoğurt katın.
Mayayı 1/4 bardak ılık suda ezip 5 dakika bekletin ve yoğurt karışımına katın. Ilık ortamda 30 dakika bekletin.
Mayalı karışımı ezilmiş bulgura ekleyip oda sıcaklığında yaklaşık 1-2 gün bekletin ve ara ara karıştırın. Vanilya ve kalan şekeri ekleyip şeker iyice eriyinceye dek karıştırın ve tarçınla servis yapın.
Bu karışım buzdolabında 2-3 gün bekletilir.

Canı boza çekipte bulamayanlara, evde malzemesi olanlara duyurulur! Yapımı kolay, içimi leziz harika bi tat bence... Ben yapmakla uğraşamadım marketten gidip aldım ama el yapımı lezzet daha bi başkadır elbette. Faydalarına gelince soğuk ve uzun kış gecelerini ısıtan bozanın faydaları saymakla bitmez(miş) bünyesinde A ve B vitaminleri barındırır. C ve E vitaminlerinin de sahibi olan bu değişik lezzet süt yapıcı özelliği sayesinde hamile bayanlara ve vitamin kaynağı olarak sporculara tavsiye ediliyor. Üstelik yağ oranı yok =) ve içindeki laktik asit sayesinde hazmı kolaylaştırıcı bir etkiye de sahip. Unutmadan kalorisi bi hayli yüksek =) Küçük bir not: bozanın faydaları TÜBİTAK onaylıdır. Tarihçesine de giricektim ama merak edenler google'da boza ve tarihçesi diye yazsa binlerce sonuca ulaşabilir diye düşündüm o yüzden detaya girmedim. Bir Osmanlı lezzeti olan bozayı ben ve ailem yıllardır severek tüketiyoruz ve size de tavsiye ediyoruz. Afiyet Olsun. :)

2 Aralık 2010 Perşembe

Mis gibi!





Bugün arkadaşımla beraber Alsancak'da geziyorduk ki o mis gibi kokusuyla her daim beni benden alan nergis çiçekleriyle karşı karşıya geldik. Çiçekçi kadın bana bir kıyak geçerek (bu lafı seviyorum) içlerinde goncalı olanlardan güzel bi buket yaptı. Ohhh mis gibi! Seviyorum bu çiçeği ve kokusunu nedense her kokladığımda içim huzur doldu öyle ki vapurdan eve gelinceye kadar sayısını sayamadığım kadar çok kokladım çiçeği, burnum artık diğer kokulara kapalıyım uyarısını veriyordu adeta =)Şu anda vazomda nergislerim ve bıraktığı o müthiş kokunun sarhoşluğunda düşüncelere çoktan daldı zihnim. Bişey fark ettim hayattan böyle küçük şeylerle kendisini mutlu etmeyi bilmeli insan. Bi söz der ki "iyi çalışan, sık gülen ve çok seven başarıyı elde eder". Özellikle "çok seven" kısmına odaklanın bu illa ki karşı cinsi sevin mesajı vermesin size çiçeği sevin(benim gibi), kuşu sevin, ağacı, böceği... ne istiyorsanız onu sevin ama yeter ki sevmesini bilin o zaman hayattan zevk almasını da bilirsiniz.

28 Kasım 2010 Pazar

Dikkat! Eski Sevgili Çıkabilir!



Tuhaf bir duygu hissediyor insan tarifi ne mümkün! Konuşmaya çalışıyor seninle, sense ona "ilk kez ufo gören masum köylü" edasıyla bakıyorsun. Bu tesadüfi karşılaşma sonucunda susmanın ötesine geçemiyorum bi süre. Bi zamanlar taparcasına sevdiğin adam karşımda ve benimle konuşmaya çalışıyor 3 yılı aşmışız ayrılıkta sense şimdi bana; "lütfen kızgın olma artık aramızda kırgınlık olmasın bundan sonra hep mutlu olmanı istiyorum çünkü bunu hak ediyorsun" gibi cümleler kurma gereği duyuyorsun karşımda peki neden? Bir çeşit günah çıkartma modeli mi bu? Arkadaş kalamam bilmiyor musun? Dur dur  yoksa bana geri dönmek mi istiyorsun? Karşısında hem güçlüyü hem kırgını hem umursamazı aynı anda oynamak zor oldu az önce ama yaptım. Bu defa zafer çığlıkları atarak sevinç gözyaşları dökmek istedim çünkü yıllardır bu anı bekliyordum. Pişmansın, perişansın belli her halinden lakin bu dava kapandı ve o köprünün altından çok sular geçti benim içimde sana kalan ne var artık biliyor musun? Ben de bilmiyorum aslında ama sevgi olmadığına eminim bunu gözlerine bakınca anladım ve arkandan gidişini seyrederken ne kadar da küçüldüğünü farkına vardım. Yıllar küçültmüş seni ama beni büyüttü. Sevgili kelimesinin zaman içinde önüne konan "eski" ya da "yeni" sıfatları yer değiştirir ilişkilerde ama bişey değişmez sabit kalır(mış) o da "anı" ismini alır(mış). Mış da mış mış mış... Nereye gidersen git ne yaparsan yap kendini terk edemeyeceğine göre o anılarda seninle gelir(miş) hep. Ben yıllarca kaçıyor muydum senden yoksa sen mi kovalıyordun beni ezelden? İnANILmazsın! Şimdi ne olacak diye sorarsanız inanın ben de bilmiyorum?? "Vasiyetimdir her şeyi zamana bırakıyorum"...

24 Kasım 2010 Çarşamba

Ben Geldim!


Herkese MERHABA!
(Biraz damdan düşer gibi oldu ama kusura bakmayın artık) :)

Bir gece yarısı şarkıdan ilham alıp ertesi gün "Senden Benden Bizden" diye blog yazmaya başladım. Ben kim miyim? İzmirli bir güzel(öyle derler) aynı zamanda bir İstanbul sevdalısı, tipik ikizler burcu insanı, azıcık takıntılı, fazlaca inatçı, mizah aşığı, sanatı ve yaşamı seven, maceraperest, kafası çok karışık, durduğu yerde duramayan, kitap kurdu, sinema sever, kronik bekar, hem deli hem zeki ve bir o kadar da uçarı şahsiyet; Ben de her insan gibi bazen ağlar bazen gülerim ve sözün bittiği yerde yazıya geçerim. Eee ne demişler "Söz uçar yazı kalır."
Okuyacaklarınıza gelince, biraz Senden biraz Benden biraz Bizden kesitler...

* İşte o ilham kaynağı şarkı: Athena! Senden Benden Bizden