23 Aralık 2015 Çarşamba

2016 Mı Gelmiş?


Zor bir yıldı; üst üste yaşadığım olumsuzluklar, beklentilerimin karşılanmadığı, beklentileri karşılayamadığım, enseyi kararttığım, kaybedilenlerle dolu.
Sarsıldım! Geleceğe Dönüş filmini izlemiş efsanevi neslin bir üyesi ve hiçbir zaman umudunu kaybetmemiş bir birey olarak "o uçan arabalar buraya gelecek" sandım ama yanıldım ve bu da bana "Filmdi gerçek oldu" diyemediğim bir yıl yaşattı.
Çocukluğumun filmi "Back To The Future" ve beynimde yer eden o tarih "2015" amma velakin bırak uçan kaykayları yerde giden arabalar bile trafik yüzünden gidemez olmuş. Uçan araba bizim neyimize?!
Neyse, bu işin esprisi tabii! Gelelim acı gerçeklere;
Hiç olmaz dediğim şeyler karşıma çıktı, ölümler, kaybedişler, tahammül sınırlarımın zorlandığı, gerçekten arkadaşım kabul ettiğim insanların etrafımda olması önemliymiş dediğim, düşüp sonra da hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmenin herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şeymiş farkındalığına vardığım, en zor anını bile paylaşamadığın bir insanla hayatı paylaşmayı hayal etmemek gerektiğini anladığım bir yıldı, bitmek üzere...
Ve ben hayatımda kırılma noktası sandığım şeylerin aslında sıradan virajlar olduğunu öyle ağır bir sınavla öğrendim ki bu yıl ilk kez "keşke ölseydim" bile dedim. (Bunu şimdi anlatmak istemiyorum, belki daha sonra, ayrı bir başlık altında yazarım.)
İlk'leri yaşadığım bir yıl oldu. Hayatımda ilk kez bir projeyle yurt dışına gidebilme ihtimaline çok yaklaştım, ilk kez şu anda milyonların izlediği Big Brother Türkiye adlı yarışma programına başvuru formu doldurdum, yarışmacı olmaya hak da kazandım ve hatta görüşmede jüri ekibini ikna edip çeyrek finale kadar gelebilmeyi başardım ama sonra "ne yapıyorsun Gülşah? Bu yarışma programı sana göre değil" dedim ve İstanbul'daki son görüşmeye gitmekten vazgeçtim. Belki hayatımın fırsatını kaçırdım belki de hislerimi dinleyip çok doğru bir karar verdim, bilemiyorum.
Yine hayatımda ilk kez mahkemeye çıktım.
Uzun bir uykuya yatıp 2016'da uyanmak istiyorum aslında. Öyle yorgunum ki!
Hani bilsem kafamı bir yere çarpmak suretiyle hafıza kaybı yaşayacağım şimdi sokağa çıkıp eve girene kadar bütün direklere kafa atarım. Yeter ki 2015 silinsin hafızamdan.

Hiç mi iyi bir şey olmadı?

Çok şükür ailem, sevdiklerim sağlıklı ve hayatta. Bu yıl Ales'e girmeye karar verdim ve bunun için kursa başladım. Onun dışında kendimi hazır hissettiğim an Kick Boks'a başlayacaktım ya galiba başlıyorum. Ayrıca Samsung beni fazlasıyla bıktırdı o yüzden yola iPhone ile devam ediyorum mesela bu da çok iyi bir şey! Yine bu yıl içinde biri bana aşık olduğunu itiraf etti ya hep diyorum birinin bana olan aşkına inanmam için o kişinin kapımda yatması, derbeder olması lazım o da yetmez benimle evlenmeli ki ben icraat göreyim yoksa öyle uzaktan olmuyor o işler!

Yılbaşında ne yapıyorsun?

Bu yılbaşında evde, dizi çıkmış pijamamla, sakin bir şekilde 2016'ya gireceğim. Annemin muhteşem yemekleri, mandalina-kuruyemiş ritüeli, üzerinde 3 tane mum bulunan ki bunlar annem, babam ve beni yani tuttuğumuz dilekleri simgeleyen en sevdiğim kestaneli pastadan keseceğiz, ardından minik hediyelerimizle gecenin adrenalini hızlandırıp Biscolata Erkekleri niyet Victoria Secret kısmet televizyon keyfi yaparken büyük ihtimalle şarabımdan bir yudum alıp uyuyakalacağım diye düşünüyorum.(Sızacağım demedim uyuyakalacağım dedim) Tabii son dakika başka planlara dahil olmazsam.
Değişen tek şey rakamlar ve ben iyi bir yıl olsun başka da bir şey istemiyorum.
Piyango çıkarsa haber veririm.
Görüşürüz, iyi seneler!

22 Kasım 2015 Pazar

Pazar Kafası!



Üzgün Palyaço Hikayesi'ni biliyor musun? Bilmeyenler ya da anımsamak isteyenler için anlatmak istiyorum.

Bir gün Psikiyatristin muayenehanesine çok üzgün vaziyette birisi gelmiş ve başlamış anlatmaya;

- Benim ekonomik durumum iyi. Maddi anlamda bir sıkıntım yok. Sağlık sorunum da yok, ancak başka bir sorunum var.

+ Nedir o?

- Neşelenemiyorum. Sürekli moralim bozuk. Şöyle gülmek, bazen kahkaha atmak, eğlenmek istiyorum. İşte bunun için size geldim.

+ Arkadaş, işin doğrusu bu olay benim uzmanlık alanıma girmiyor. Ancak sana bir öneride bulunabilirim. Şu karşıya 10 gün önce bir sirk geldi. Bir de palyaço var. Ben gittim. Çok güzeldi, özellikle de o palyaço harikaydı. Gülmekten yerlere yattım, o kadar çok eğlendim ki... Sana da o sirke gitmeni özellikle o palyaçoyu seyretmeni öneririm.

Bunun üzerine adamın suratı iyice asılmış ve adeta fısıltı halinde demiş ki;

- O palyaço var ya, o benim işte...

Hayatında çevrendeki insanların mutluluğu için çabalarken acaba sen mutlu musun?

Mutlu olmak için ihtiyacımız olan sağlıklı bir beden ve kötü anları unutan bir hafızadır bence. Biliyorum ikinci dediğim şey biraz zor. Neticede Eternal Sunshine Of The Spotless Mind filmindeki gibi gidip hafızamızı sildiremiyoruz(belki bir gün teknoloji bu denli gelişirse neden olmasın!) ama hiç değilse yaşadığımız "an" kavramına odaklanmayı başarırsak şu hayattan biraz olsun keyif alabiliriz diye düşünüyorum.
Zor günler yaşıyorum, yaşıyoruz farkındayım, insanlar yolda yürürken birbirlerini dövecekmiş gibi bakıyorlar, asık surat(ki görmeye hiç tahammül edemiyorum) adım başı! Endişeliyiz, üzgünüz, yalnızız... Kimimiz işinde/okulunda bir türlü başarı sağlayamıyor, kimimiz özel hayatında çalkantılar yaşıyor, kimimizin hayat kaygısı, kimimizin parmağına uymayan pırlantısı...

İyi de nereye kadar?

Kendi isteklerimizi göz ardı edip, kendi mutluluklarımızı görmezden gelirsek hikayedeki palyaçodan bir farkımız kalmaz. Sürekli başkalarını mutlu ederek mutlu olmaya çalışmak hastalıklı bir durumdur ve çok geçmeden seni kurutur. Zaman ve enerji yatırımını doğru bir şekilde yapman gerekiyor.
Bu süreçte, insanlar senden ayrılabilir, sen onlarla aynı yola devam etmek istemediğini belirtebilirsin.(10 küsur senelik dostluğumu bitirdim, deliler gibi sevdiğim ve sevildiğimi düşündüğüm bir anda saçma sapan sebepler eşliğinde erkek arkadaşım tarafından terk edildim, bir daha asla yan yana olmayacağım insanlarla kocaman güldüğüm fotoğraflarım var. Bu çok acı değil mi?)
Peki, sen hiç halının ortasına çöküp hıçkırarak ağlamak zorunda kaldın mı? Kalma!
Tamam, kabul ediyorum terk edilmek insana başta çok koyuyor ama bir süre sonra anlıyorsun ki bu kötü bir şey değil.
"İnsanlar değişir, en sevdiklerin bile" demiş bir söz. Senin şu an değiştiğin gibi, kimse aynı kalmaz. Zamanla yaşanılanlar, öğrenilenler kişiyi değiştirir. Bu iki yüzlülük ya da dansöz kıvraklığı değil. (Ha o yönde bir değişim içine girdiysen de Allah ıslah etsin seni!)
Hangimiz küçüklüğümüzdeki gibiyiz?!
Bırak, giden gitsin! Benim olan, bana ait olan bana gelecek! Kendini sev güzel kardeşim. Çoğu insan şükretmeyi bilmiyor ve elinde tuttuğu şanslarını farkına varamıyor.
Şanslısın!
Şu an bu yazıyı okuyabilen sağlıklı gözlere sahip olduğun için, koşup yürüyebildiğin, nefes alıp verdiğin için şanslısın.
Her günün sana bahşedilmiş bir mucize olduğunu bil ve ilk önce kendini mutlu etmeye çalış, bunları yapabildiğin için şükret!
Elindekilerin değerini anlayacak bir beynin ve içindeki çocuğu mantığıyla susturmamış bir kalbin varsa ne mutlu sana!
En son ne zaman lunaparka gittin? Ne zaman kafanı kaldırıp gökyüzüne baktın? Ne zaman en sevdiğin o hareketli şarkı çaldığında saç fırçanı mikrofon yapıp şarkı söyledin? Ne zaman bir çocukla birlikte dakikalarca uçurtma uçurdun? Ya da sevdiğin bir kitabı okurken kokusunu içine çektin?

Mutluluğu çok uzaklarda aramamak gerekiyor. Geçtiğimiz yaz, bir pazar günü arkadaşlarla tamamen doğaçlama bir kararla lunaparka gitmiş ve çok da eğlenmiştik. O gün gerçekten çok mutluydum.
Sadece o anın sesi, çığlıklar, havada bilmem kaç dakika tepetaklak duruşun verdiği haz, adrenalin, kaygısal delirmeler(ulan şimdi emniyet kemeri açılsa aşağıdayız ve gebereceğiz neyse o zaman dans, renk!) Uzun sürmedi ama önemli değil. Uzun dediğin zaman kavramı nedir ki böyle anlarda?

Sonrasında çimlere uzanmak gibisi yok! Hele bir de gökyüzü masmavi ise, değmeyin benim keyfime...
Bir de beni en büyük çeken, motorun yaptığı dalga köpürtmesi... Anlayamazsınız!
Bu pazar kafamda bunları düşündüm. Yazıyı bağlayacak olursak, egosunu senin üzerinde tatmin etmeye çalışan insanları umursamaz, sağlığına dikkat eder, sevdiğin şeyleri yapmaya odaklanırsan hele bir de ailen ve yanında olanlarla yaşadığın her güne ve her an'a şükredersen, mutluluk sana gelir. Tabii sen anlar mısın orasını bilemem?!

Bu da bonus olsun. Yine bir gün uçuyorum...

25 Ekim 2015 Pazar

Gençliğime Sevgilerimle


Zaman makinesi olsaydı ve kendi gençliğime, mesela 17 yaşıma dönseydim, kendime şunları söylerdim:
En önemli şey aşk. Onu doya doya yaşa bu bir.
Ne yapmayı sevdiğini bul ve sonra o sevdiğin şeyi yapabiliyor musun ona bak. Yapamıyorsan boşuna enerjini tüketme, yapabilenler yapsın. Yapıyorsan, dünyanın en şanslı insanlarından birisin, dilini ısır, kimseye söyleme.
Sevdiğin insanlar bul. İşlerini onlarla yapmanın yollarına bak. Hayat 'yap et çalış başar'la geçiyor ve bu maraton çok sevdiklerinle geçerse, iş yapmamış, sürekli aşk yapmış olursun.
Bir kaç kişinin elini sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Onları kaybetme. Her şey değiştiğinde, senin en orijinal halini bilip sevenlere ihtiyacın olacak.
Kendini onunla bununla karşılaştırma. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Senin yolun başka. Yokuşların başka.
'Konu komşu ne der' diye dinleme. Komşu senin hayatın hakkında topu topu 15 dakika konuşacak. Sense ölene dek, onu yaşayacaksın.
Hareket et. Her gün hareket etmeyi alışkanlık haline getir. Bir spora kafayı tak. Dansa kafayı tak. Satranca kafayı tak. Kafayı taktıkların ileride yaldız olup üzerine yağacak.
Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır, Van Gogh olmak nasıldır, İkinci Dünya Savaşı'na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Bir gün hepsi, bir yapboz gibi, birleşip sana inanılmaz gerçekleri gösterecek.
Kızlar zekadan, çalışıp başarandan ve espriden hoşlanır. Erkekler güzellikten, edadan ve huzurdan hoşlanır.
Hayat alışkanlıklarla yürüyor. Bir şeyi iyi yapmak istiyorsan hemen alışkanlık haline getir. Alışkanlıksa tekrarla oluyor. Beyin böyle programlanıyor. Bir şeyi sürekli yaparsan, başka şeyi düşünmüyor, onu hep öyle yapıyor. O yüzden alışkanlıklarına çok dikkat et. Neyi alışkanlık yaparsan, hayatın ondan oluşacak unutma.
Erken kalkmak kulağa berbat geliyor biliyorum ama 'erken kalkan yol alır' hayatımda duyduğum en doğru şey. Bazen saat 8:30'da üç şey bitirmiş oluyorsun ve inanamıyorsun zamanın göreceliğine.
Dedikodu yapma. Dedikodu nasıl bir şey biliyor musun... Böyle evinin içine çöp boşaltmışsın gibi. Ağzını, içini, evini kokutuyor. Rahatlatır sanıyorsun ama pisletiyor insanı. Gül geç. Hem dedikodu yapanların başına mutlaka, ayıpladıkları, beğenmedikleri, çekiştirip durdukları şey gelir, unutma. Hayatın mizah anlayışı böyle.
Kızlar! Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda, kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla, boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dörtnala başka yere gidebilirsiniz.
Erkekler! Yakışıklı mı yakışıklı bir erkek olduğunuzda, kadınlara, çocuklara ve hatta birbirinize asla el kaldırmayın. O güç güç değil. Kaba kuvvet o. Korkudan kaynaklanır. Kaybetme korkusundan. Ve kimseyi avucunuzda sıkarak elinizde tutamazsınız. Tam tersi, avucu apaçık tutacaksınız.
Kendinden başka kimseyi suçlama. Suçlamak, nasıl diyeyim, zehirli bir duygu. İnsanı frenler. İnsanı kurban psikolojisine sokar. Atıl bırakır. Hatta şimdiden duvara 'kendimi suçlu hissetmiyorum' yaz. Çok faydasını göreceksin.
Ceplerden, bilgisayarlardan, televizyonlardan uzak 1 saat ayır kendine. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu. Hayatın sana başkaları tarafından yansıtılmayan bir aslı var. Onu dinle, deniz kabuğu dinler gibi. Yalnızlığını kimseye verme.
Yalnızlığın hariç her şeyi paylaş. Çünkü reklamda dediği gibi, 'hayat paylaşınca güzel'.
Her gün şükret. Teşekkürü dualarından asla eksik etme. Teşekkür kadar insana iyi gelen şey yoktur. Bir şey istemekten, dilemekten bile iyidir. Sıcacık yapar ruhunu.
'Bendeki bana yeter, hatta artar bile' dünyanın en güzel felsefesidir.
Birinden bir şey isteme. Onun yerine birine bir şey ver. Bak neler olacak seyret sonra.
Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma; Tünel bitecek. Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın.
Sevdiklerine bıkıp usanmadan, seni seviyorum, seni çok seviyorum de. Hatta sen ne yaparsan yap, kim olursan ol seveceğim de.
Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri bir taş döşemiştir kim bilir.
Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme.
Abart. Çoğalt. Parlat.
Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikayelendirildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin?
İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana.
Nil Karaibrahimgil

20 Ekim 2015 Salı

Karmaşık hissediyor!



Ben bir erkeğim;

Önce sana melek gibi davranırım. Kızları önemsediğimi vurgularım. Sonra yakın arkadaş oluruz, çıkarız. Sen bana aşık olursun, bensiz yaşayamazsın, ben seni "sen farklısın" diye kandırırım. Sen herkese beni anlatırsın "aşık oldum" diye. Ben de herkese seni anlatırım "kullanıyorum" diye. Artık, bana aşık olursun ve sonra bana kırılınca iki güzel söz söylerim affedersin, ben sıkılınca sana trip atarım, ağlasan da umurumda olmaz. Sonra ilişki sıkınca ayrılırım. Sabah akşam ağlarsın, pişman olursun ve bana yalvarırsın.
Ben gülerim, hiç olmamışsın gibi hayatıma devam ederim. Kızlarla konuşurum, eğlenirim ne bileyim seni takmam bile.

Ben bir kızım;

Sen senin için ağladığımı sandığın zamanlarda aslında bizzat kendime ağlarım. Sen bana geldiğinde sende kimsenin göremediğini gördüğüm için, sana kucak açarım. Sen beni kendine aşık etmek için klişe lafları birbiri ardına sıralarken, peşimden koşarken seni mutlulukla izlerim. Çünkü bilirim, neticede sonu sadece bir "Hoşça kal" dır.
Sen beni üzersin ve ben ağlarım. Belki de yalvarırım ama bu sana değil, kendime yeniden gelebilme çabamdır. Ben ağlarım, çok ağlarım, hatta hep ağlarım. Ama aşkı senden çok daha iyi bilirim ve bu yüzden en çok ben ağlarım. Sen gülersin dışından, ben senin taaa içini görürüm. Bu yüzden arkadaşlarıma seni anlatırım, konuştukça büyürsün içimde. Aynı zamanda da yok olursun. Ve sen günün birinde bana haksızlık ettiğini düşünüp geri geldiğinde. ben gerçekten gülümsüyor olurum.

İlişki uzmanı değilim ya da bir ilişki danışmanlık şirketim yok fakat bazı yaşanmışlıklarım ve çevresel gözlemlerim sonucunda günümüz "aşk" ilişki özetinin bu olduğunu düşünüyorum ne acı ki!
"Aşk bir iç savaştır. Kendi puzzle'ınızı tamamlamak zorunda olduğunuz anlarda karşınıza çıkar. Kendinizde eksik olduğunu düşündüğünüz parçayı birine yansıtır ya da şans eseri zaten öyle birine denk geldiyseniz onu kendinize katmaya çalışırsınız. Son derece zorlayıcı bir gelişme süreci" demiş İlhan Uçkan.
Evet! Bu kadar basit olmamalı, hafife alınmamalı.
 
Nerenizle seviyorsunuz anlamıyorum ki?
 
İnsanı bir saniyeden kısa bir sürede göğün yedi kat üstünde gezdirirken bir anda yerin yedi kat dibine çarpacak kadar güçlü bir duygudan bahsediyorum.  
Sevgililerin buluşmasının hatta konuşmasının bile büyük bir hayal olduğu yıllara kadar gitmeyeceğim ama şöyle bir 5-10 yıl önceye gidersek her şeyin nasıl da farklı olduğunu hatırlayacağız. Okulda, işte ya da mahallede birini görüp beğenirdin o andan sonra işe/okula gitmek için bir sebebin daha olurdu. Kendine dikkat eder, köşedeki bakkala eşofmanla gitmek yerine güzel kıyafetler giymeyi tercih ederdin. Tabii ki bunu ailene ve etraftakilere çaktırmadan yapabilmen de büyük bir başarı sayılırdı.
Bir kaç zaman önce, gözlerle anlaşır ardından ikinci aşamaya geçilirdi. Bir şekilde arkadaş ortamı yaratılır ve isimler öğrenilirdi. Bunun akabinde telefon numarası ya da e-mail alınmaya çalışılırdı ki bunun için uzun ve sabırlı bir dönem gerekirdi. Kızlar, erkeklerden bu gibi taleplerde bulunmaz, erkekler de reddedilmemek için bu bilgileri kızın en yakın arkadaşlarından(kankalarından) alma yolunu seçerdi.
Bir süre sonra "arkadaşlık" adı altında telefonla ya da sosyal ağ siteleri üzerinde konuşulur, arkadaşlarla birlikte buluşulur ve yeterince çaba harcandığı hissine varıldığında "çıkmaya" başlanılırdı. Bu süreç o kadar ağır ilerlerdi ki beklemekten sıkılırdın. Ancak ileride dönüp baktığında ne kadar güzel ve değerli çabalarmış der ve o ilişkiyi sahiplenirdin. Çünkü uzun uğraşlar sonucu o ilişkiyi hak ettiğine inanırdın.
 
Ve insanoğlu teknolojiyi yarattı!
 
Şimdi herkesin bir hatta bir kaç telefonu, mail adresi ve sosyal medya hesapları var. Artık, gördüğün birinin ismini Google'da aratıp bir kaç saniye içerisinde ilkokul numarasına kadar her türlü kişisel bilgisine ulaşabiliyorsun. Sonra arkadaşın olarak ekliyorsun, gerçek dünyada bir selam verebilmek için günler hatta aylar geçeceğine, bu sayede çok kısa bir zaman dilimi içerisinde sohbet etmeye başlıyorsun. Üstelik bunun için üstüne başına özen göstermene gerek yok, karşındaki seni muhtemelen fotoğrafındaki halinle hayal ederek konuşuyor. Yarım saat içinde pek çok şey anlatılıyor ve öğreniliyor. Sohbet ilerledikçe içerik de değişebiliyor, defalarca mesajlaşmaya, görüşmeye gerek kalmadan yani emek verip uğraşmadan sadece bir "tık"la sözleşiyor, ertesi gün buluşmak için heyecanlanıyorsun. Bu kadar hızlı başlayan bir şeyin devamı da hızlı geliyor tabii!
Öncesinde arkadaşlarının içinde bile dile getirmekten çekindiğin ya da anlatırken utandığın ilişkini artık sosyal medya aracılığıyla yüzlerce kişiye yayınlıyorsun.
 
Karmaşık hissediyor!
 
Genellikle işler düşündüğün gibi gitmiyor ve sonuç elbette hüsran olabiliyor.
Tam da bunu kanıtlar nitelikte bir araştırma yapılmış. Ta ta ta taaam!
Men's Fitness ve Shape isimli iki Amerika kaynaklı derginin yaptığı yıllık araştırma sonucunda sevgililerin eskide olduğundan çok daha kısa sürede cinsel birliktelik yaşadığı ortaya çıktı.
1200 kişilik gönüllü arasında yapılan ankette, her 5 kadından 4'ü ve  her 5 erkekten 3'ü Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinin çiftlerin cinsel birliktelik yaşamasını hızlandırdığını savunuyor. Araştırmada gönüllülerin %65'i çıkma teklifini bir mesajla aldığını ve %49'u ise bunun Facebook mesajları yoluyla yapıldığını belirtti.
Toplumun çoğunluğu ise dışarıya çıkacakları kişiyi Facebook, Twitter ve Google'da arıyor. (Instagram yok mu? Orada süslü püslü Pelinsu'lar, kendini Dan Blizerian sanan Berkecan'lar var halbuki!) Bu araştırma olmamış bir daha yapın diyorum.
Neyse, hal böyle olunca da kişilerin Facebook aracılığıyla ayrılması da eskide olduğundan daha kolay ve acısız bir hal alabiliyor. Cesaretini toplayıp aramak ya da buluşmak yerine kişiler Facebook'dan mesaj gönderme yoluyla ilişkilerini bitirebiliyor. (Öldürmeyen Allah Stalk'latıyor, nah acısız! Dediğini duyar gibiyim. Ayrıca, "ben senin Facebook'undan bağlantılı Twitter'ını bulup oradan Instagram'ını buldum, baktım ki orada aktif değilsin takipçilerinden abini buldum beraber fotoğrafınızın ekran görüntüsünü aldım ve daha sonra seni kırpıp ekran yaptım. Ne demek bu ilişki için ne yaptın?!" diyen yeni bir ilişki anlayışı doğmuş oluyor.) Eskiyi sırf bu yüzden bile özlediğim doğrudur.
Kaynak:http://www.milliyet.com.tr/gunumuzde-asklar-nasil-yasaniyor
 
Bugüne dönecek olursak; ilişkileri hatta evlilikleri yıpratan, yıpratmakla kalmayıp yok eden dizi ve filmler... Güzel kadın ve yakışıklı erkekler iyice cilalanıp parlatılır, bizden birisi haline gelir. O kişilerin yedikleri yemekten, giydikleri kıyafete, sevdikleri ve dinledikleri müziğe, bindikleri otomobilden, içtikleri alkol çeşidine kadar saçma sapan ne kadar bilgi kirliliği varsa beynimize doldurulur.
Sonra bu kişiler barlarda eğlenip bar çıkışı paparazzilere yakalanırken mutlu ama mahcup, serseri ama romantik, aşık ama aldatan(nasıl oluyorsa) çeşitli figürlerle beynimizi ve algımızı alt üst edecek şekilde servis edilir.
 Evet, bir kez daha dışarıdaki zengin ve züppe hayata, hesap vermeyen, dilediği gibi yaşayan, istediğiyle birlikte olup anlaşamazsa ayrılan karakterlere özenilir.
Plajdaki seksi kadınlar, çekici vücutlu kaslı erkek figürleri algılarımızla ve mutluluğumuzla oynar. İlişki biter, yuva dağılır. Sonrasında boşanmalar, tazminatlar ve bir sürü hayal kırıklığı...
Aşksız ilişkiler, ilişkisiz aşklar, tek gecelik beraberlikler, aldatmalar, mekan mekan gezip kendini göstererek atılan "check-in'lerle" "aşk acısı" adı altında bir günde unutan/unutulan ve hemen başka biriyle yeni bir ilişki yaşayabilen "zavallı hayatlar" dolu etraf, midem bulanıyor.
Son olarak, bir yazıda okumuştum aynen şöyle diyordu: "yüce yaratıcımız eşlerimizi nefsimizden yarattığını beyan etmektedir. Sahi biz nefsimizi ne kadar tanıyoruz?"
 
Tam olarak nerenizle seviyorsunuz anlayamıyorum ki?!
 
 
 
 
 
 
 

16 Ekim 2015 Cuma

Küçük Prens



Fransızca özgün adı Le Petit Prince, Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry tarafından yazılan ve 1943'de yayımlanan hikaye.
Dünyanın en çok satan ve okunan kitaplarından biridir. Eserde bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Sahra Çölü'ne düşen pilotun Küçük Prens'le karşılaşması ile başlayan kitap yirmi yedi bölümden oluşur. Özellikle Küçük Prens'in yurdundan ayrılıp altı ayrı gezegene yaptığı gezileri anlatan bölümlerde bazı tipik yetişkin yaşam biçimlerinin eleştirisi yapılır. Kralın gezegeni otorite tutkusunu, sanatçının gezegeni, kendini beğenmişliği ve sanatçının toplumla yitirmiş olduğu iletişimsizliği, sarhoşun gezegeni, umutsuzluk ve buna dayanan unutma isteğini, işadamının yaşadığı gezegen, amaçsız sahip olma tutkusunu, fenercinin gezegeni anlamsız ve sorgulamaksızın yerine getirilen görev duygusunu, coğrafyacının yaşadığı gezegen ise bilimi kimin için yaptığını unutan bilim adamını ve bilim anlayışını sembolize eder. Son gezegen ise dünyadır ve dünya insanların kendi değerlerinden daha çok giysileriyle anlam ve değer kazandıkları, biçimin özden daha fazla önemli olduğunu yansıtan bir imge görünümündedir.
Yazar, New York'da bir otel odasında kaleme aldığı hikayenin çizimlerini de yapmıştır. Exupéry hem çizimleri hem de hikayeleri bir çocuk kitabı gibi kurgulamış olsa da, bu kitap onun moderniteye ve 2. Dünya Savaşı'nın etkilerinin sürmekte olduğu topluma eleştirisini ifade ettiği bir kitap olarak da değerlendirilir.
Yazarın ilhamını kendi başından geçen olaylardan aldığı düşünülür. Bir pilot olan Exupéry, 1935 yılında bir hız rekorunu denerken Sahra Çölü'nün ortasına düşmüştü. Ayrıca Karısı Consuelo'nun Küçük Prens gibi bitmek bilmeyen arzuları ve korunma arzusu olduğu, Küçük Prens'in gezegeni gibi volkanlarla dolu El Salvador'da yaşamıştı.
Hikaye ilk defa 6 Nisan 1943'de hem Fransızca hem İngilizce olarak yayımlandı.
Yazar eseri, dostu Leon Werth'in çocukluğuna adamıştır.

Konusu

Yazarın uçağı bozulur ve Sahra Çölü'ne iniş yapmak zorunda kalır. Çölde Küçük Prens ile karşılaşır. Küçük Prens yazara yaşadığı yeri, maceraları anlatmaya başlar. O, B612 Asteroidinde tek başına yaşayan bir prenstir. Gezegeninde çok sevdiği güle özenle bakar. Gülüne nasıl daha faydalı olabileceğinin yollarını araştırmak istediği için diğer gezegenleri gezmek zorunda kalmıştır.
Kaynak: Wikipedia

Mavibulut Yayınlarından çıkan Türkçe versiyonu şu an elimde olan kitapta beni en çok etkileyen satırlardan bazılarını paylaşmak istiyorum:

"Dostum, koyunuyla birlikte gideli tam altı yıl oldu bile. Onu sizlere anlatmaya çalışmamın nedeni onu unutmak istemiyor olmam. İnsanın dostunu unutması çok acı bir şey, herkesin dostu olmaz, eğer dostumu unutursam, rakamlardan başka bir şeyle ilgilenmeyen büyüklere benzerim."





"Ama gözler gerçeği görmez ki yüreğiyle aramalı insan."

'Sadece evcilleştirebildiğin kişiyi anlayabilirsin' dedi tilki. İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de insanların arkadaşları yok artık. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!'


"İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.
'Gülüme karşı sorumluyum' diye tekrarladı Küçük Prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti."


'Peki, insanlar nerede?' dedi Küçük Prens. 'İnsan kendisini çölde çok yalnız hissediyor.' 'İnsanların içinde de öyle hissedersin' dedi yılan 'arada pek fark yoktur.'






"Biliyor musun, insan üzgün olduğunda gün batımını daha çok seviyor."


"Çok gizemli bir ülke şu gözyaşları ülkesi."

"Geceleri gökyüzüne baktığında, yıldızlardan birinde ben yaşadığım ve orada güldüğüm için sana sanki bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Yalnızca senin gülmeyi bilen yıldızların olacak."

"Zaman bütün acıları iyileştirir."




Filme gelince, gerçekten çok hoşuma gitti, genelinde ağladım. Yanımda filmi büyük bir keyifle ve pür dikkat izleyen minikler vardı o sebeple hıçkırmamak için dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım. Şehirlerde yere bakarak yürüyen robotlaşmış insanlarda kendimi gördüm. Boğulmuşluğumuza, varlığımızın anlamını yitirmişliğine, en çok da gülünü unutmuş Küçük Prens'in düştüğü duruma ve iki kişi arasındaki dostluğun ne kadar önemli boyutta bir ihtiyaç olduğuna çok ağladım.
Kim bilir kaçımız küçük prensler/prenseslerdik de güllerimizi unutup kötülüğe, çürüyüp gitmişliğe boyun eğmek zorunda kaldık.
Tablet oyunlarından fırsat bulup filmi izlemeye ebeveynleriyle gelen çocukların salonu doldurması beni mutlu etti. Sonra düşündüm ve dedim ki "şimdi hayal dünyalarında küçücük de olsa yer etti bu film, anlamaları, ağlamaları ya da felsefik açıdan yorum getirmeleri gerekmiyor. Daha fazlasını hayat zamanı gelince anlatacak zaten."

Ha bu arada kitabı her yaştan insanın okuması ve varsa çocuklarına okutması gerektiğini düşünüyorum. Sinemadan çıktıktan sonra "ben büyümek istemiyorum" diye diye evin yolunu tuttum.


     

4 Eylül 2015 Cuma

Bir Kadın Sevilmeye Neresinden Başlanır?



Çocukluğundan başlanır, babasının bıraktığı izlerden, karanlık odalardan, ağlama krizlerinden. Nedensiz öfkelerinden belki. Belki uzun dalıp gitmelerinden.
Bir kadın sevilmeye bir önceki adamın bıraktığı izlerinden başlanır. Çünkü mutlaka başka bir adam vardır, sizden önce yaralayan bir adam.
Meriç'e bağlamadan, usulca sarıp sarmalayarak başlanır.
Unutturarak belki.
Belki hiç hatırlatmadan, bilerek ama.
Sevilmeye güçsüzlüklerinden başlanır, "sana güveniyorum", "yaparsın" diyerek belki. Çünkü hayat yapamayacağımızı söyler bize hep. Sevilmeye özgüveninden başlanır.
Bir sürü cevap vererek başlanır. Anlatarak, anlayarak, anlamaya çalışarak.
Tedavi edermiş gibi değil ama gülüşünün, gözlerinin hastası olarak başlanır.
Gözlerinden başlanır, gülüşüyle taçlanır.
Bir kadın sevilmeye neresinden başlanır?
Kalbinden sandığımız şey aslında akıl.
Sevilmeye aklının güzelliğinden başlanır.
Sonrası iyilik, güzellik.

Not: Bir kadın yazmış, Yorgo Angelopoulos paylaşmış bu güzel yazıyı. Bana da buraya taşımak düştü.



22 Ağustos 2015 Cumartesi

"Çünkü Biz Buna Değeriz"



Ayaklarımı uzatmış en sevdiğim dizinin reklam arasını izliyordum ve birden o meşhur reklamın bilindik mottosu yükseliyordu tv ekranından; "çünkü biz buna değeriz"
Loreal'in marka konumlandırması ve tüketici zihnindeki algısı hesaba katıldığında hiç fena olmayan hatta son derece mantıklı bile diyebileceğim bir slogan olmasının dışında bu 4 kelimelik 1 cümle aslında ne anlatmak istemiş olabilirdi bana?

"Bu dünyaya yeryüzünde bulunan bütün varlıklar ve kendim için iyi şeyler yapmaya ve mutlu olmaya geldim. Bazen beni ve sevdiklerimi çok üzecek sorunlarla karşılaşabilirim ama bu sorunları çözebilmem için ihtiyacım olan her şeye sahibim; ailem, akrabalarım, arkadaşlarım ve doğada bulunan her şey benim mutluluğum için daima yanımda."
Ne zaman ruhsal bir sıkıntıya girsem internette tesadüfen denk geldiğim bu cümleleri sıralıyorum kendime.
"Hiç düşündün mü? Sen teksin ve çok özelsin, senden bir tane daha yok bu dünyada" gibi klişelerden ziyade şu bir gerçek;

Ruhumdaki iniş çıkışlara, kararsızlıklarıma, başarısızlıklarıma, sonsuz üşengeçliğime, her şeyi alt üst edebilen gururuma, sinirlenince ya da üzülünce hemen gözlerimin dolup ağlamaya başlamama, deliliklerime, inatçı kişiliğime, gel gitlerime, ne kadar gıcık olsam da saçma sapan takıntılarıma, fevri hareketlerime, olduğum yeri/hali beğenmeyip değiştirmek için hiçbir şey yapmayışıma ve daha pek çok sevmediğim özelliğime rağmen bir seçme şansım olsa yine "ben'i" seçerdim.
"Ben" olmayı seviyorum, beni ben yapan hiçbir şeyi tek tek bakınca sevmesem bile hepsinin bir araya gelip "ben" olmamı sağlamasını seviyorum. Ve şunu hiçbir zaman unutma; ne olursa olsun, ne yaşarsan yaşa hayatının hiçbir anında kendinden vazgeçecek kadar şuurunu yitirme!
Egoistlik filan değil sadece kendimle yüzleşmeye çalışıyorum.
Hayat zorlaştığında, her şeyin üzerime gelmeye başladığı noktada hep bu sözleri fısıldarım kendime. Zaten bu cümleleri kurabildiğin kadar hayattasın ve kendindesin.
Zaman zaman bunalım takılıp "aldım başımı gidiyorum" isteği duyduğumda içimden hep "iyi de kendini bırakıp gidebilecek misin?" diye soruyorum ve aldığım cevap koca bir "HAYIR" oluyor.

O zaman kendime not; 

Kendini işine/okuluna ver!

- Uykunu düzene sokmaya çalış!

- Spor yap!

- Büyük konuşmaktan vazgeç! (Bin defa tecrübe ettin işte, her defasında bumerang gibi sana geri dönüyor.)

- Her şeyi kontrol ederek yaşamaya çalışma! (Elinde olmayan şeyler de var bırak hayat aksın! Bu noktada atalarımızdan gelen o muazzam sözü tekrarla; "kıçını yırtan da bir yan gelip yatan da bir!")

- Bu kadar kolay sinirlenme! (Hadi sinirlendin diyelim bari sinirini kontrol etmeyi öğren! Eee az önce de her şeyi kontrol etme demedin mi? Dedim ama bu farklı bir şey çünkü sen sinirlenince öfken saman alevi gibi parlayıp bir anda tozu dumana katıyor sonra da etrafta kırılmadık tek bir dal bile kalmıyor.)

-Vakit önemli! Vaktini boşa harcama!(Başlaman ya da bitirmen gereken her ne varsa elini çabuk tut, zaman akıp gidiyor hatırlatayım. Bu arada kendine de zaman ayırmayı unutma!)

- Kendinden başkasına güvenme!(Biliyorum en zoru da bu ama daha önce yaşayıp gördün, en büyük kazıkları en yakının zannettiğin kişilerden yedin. Afiyet olsun!)

- Çay koy! (Sakin ve huzurlu hissetmeni sağlar.)

- Herkesi mutlu etmeye çalışma!(Manyak mısın? Sen dünyaya bu görevle gelmedin. Üstelik hiç kimse ne yaparsan yap yeterince mutlu olmayacak hem de senden hep daha fazlasını bekleyecek, bu kez sen mutsuz olacaksın.)

- Ailenin dediklerini dikkate al! (Bir bildikleri var ki konuşuyorlar.)

- Arkadaşlarının tavsiyelerini dinle ama onların dediklerini yapma!

-Kırılmak istemiyorsan fazla özverili olma! (Bana kılını bile kıpırdatmayan insanların üzerine titriyorum buna gerek yok! Herkese hak ettiği değeri vermeye başladığında kendini daha iyi hissedeceksin.)

- Bir kişiye "canım" derken en az 3 kez düşün. (Bu kelimenin hakkını verebilecek mi? Çünkü gün gelir "canım" dediğin canını yakar da sonra ağzında buruk bir tatla kendini tavanı seyrederken bulursun.)

- Herkesi sevmek zorunda değilsin. Kimse de seni sevmek zorunda değil fakat saygı duy! (Görmezden gelmeyi bile saygı çerçevesinde yap!)

- Gereksiz iyi olma! (İyi insanların ağzına sıçıyorlar diye kötü olmak zorunda da değilsin elbet! Dengeyi bul yani yerine ve kişisine göre davran. Zaten hiç kimse ne çok iyi ne çok kötüdür.)

- "Hayır" demeyi öğren! (Bir kez "hayır" dediğin hiçbir şey için pişman olma. Biliyorum meraktan, ilgiden ya da bambaşka bir sebepten kararını sorgulayıp duruyorsun ama sana "hayır" dedirten o iç güdüne mutlaka güven!)

- Yazmayı bırakma ya da yazmaya başla!

- Sabırlı ol! (Her gecenin bir sabahı var nasılsa da benim sabrımın sonu selamet mi felaket mi olur bilemiyorum bazen, neyse!)

- Bazı insanlara dikkat et! (İyi şeyler hissetmediğin insanlardan uzak dur! Gerçek yüzlerini fark edip mesafe alıyorsun, değiştin sanıyorlar. Olsun! Tüm sabrını ve iyi niyetini geçmişte kullanmış ve tüketmiş insanlara hayatında yer verme!)

- Müzik dinle! (Ruhun gıdası budur! Yer ve zamana aldırma. Menemen yerken klasik müzik dinliyorum mesela benim elitlik seviyem de bu, böyle mutlu oluyorum. Ne gülüyorsun ya?!)

- Daha çok gülümse! (Diş tellerim çıktığından beri daha çok sırıtır oldum. Çekemeyen anten taksın hatta gözü olanın 32 dişi birden düşsün inşallah!)

- "İnsanlara değil, koşullara inan!"

- Şükret! (Göreceksin ki şükrettikçe daha güzel şeyler seni bulacak. Aldığım nefes için, attığım adım için, yemek yerken aldığım tat için bile hatta doğaya, hayvanlara, hayata binlerce kez şükürler olsun Allah'ım!)

-İçindeki çocuğu öldürme! (O senin yaşama sevincin unutma!)

- En sevdiğin kitaptan rastgele bir cümle seç ve onu yüksek sesle oku!(Kitap okuyan insanları çok seviyorum gerçi kitapları insanlardan daha çok seviyorum.)

Bu liste böyle uzar gider. Durma, devam, hayal et, kırıl, dene-yanıl(dene-yamul), yap-boz, yok say, yenil, düş, kalk, acı, kana, ağla, gül, istersen öl!(Kimimize hayat bunlardan fazlasını sunmayacak bunu kabul et/etme. Ne kadar az beklenti içerisinde olursan o kadar az canın yanacak ve ne kadar az hayal kurarsan o kadar az hayal kırıklığı düşecek payına.)

Ve unutmadan; kendi kendine yetmeyi öğren! Bi de Tarkan ne diyordu bir şarkısında; "başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin."

Not: Arka fonda Ferhat Göçer çalsın istedim. Bence yılın şarkısı bu!


1 Ağustos 2015 Cumartesi

Olgunlaşmak

-ALINTI-


Artık eskisi gibi her hafta sonları birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.
Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.
"Ben demiştim", "Ben bilirim", "Ben zaten anlamıştım" sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun.
İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.
Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.
Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.
Kestirmeleri de öğrendim gide gele.
Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama kendimi yormaktan, hırpalamaktan yana değilim.
Gerektiğinde "HAYIR" demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.
Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı gelince elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.
Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.
Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum.
Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.
Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.
Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.
Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.
Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.
Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmak adına kendimi üzme tercihimi de kullanabilirim.
Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı.
Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.
Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.
İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden duruma "olgunluk" deniyor.
Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın dönemecinde bu olgunluk.
Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.
İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor.
Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Not: Yeni bir ay yepyeni ve hayırlı başlangıçlara vesile olsun inşallah!








28 Temmuz 2015 Salı

Emine Bacı'nın Yeri



Geçtiğimiz cumartesi günü Gökhan'la konuştuğumuz üzere Foça'da buluştuk.(Gökhan benim ortaokuldan arkadaşım ve aynı zamanda çocukluk aşkım. Tabii şimdilerde çok iyi birer dost olduk, hayat!)

Yeni Foça levhasından, Yeni Bağarası'na sapıp 2 km kadar yol alınca Zeytinköy'e varmadan yeşilliklerin içinde salaş bir kulübe karşılıyor bizi adı da Emine Bacı'nın Yeri.(Burayı elimizle koyduğumuz gibi bulamıyoruz öncelikle gözüme kestirdiğim taksici amcaya el kol hareketlerimle Emine Bacı'yı soruyorum. O da  "beni takip edin gençler" diyor ve yola koyuluyoruz. Neyse ki dakikalar sonra aradığımız yerdeyiz oh be!)

+Adama teşekkür etmedik yahu!
- Selektör yaptık ya!
+ Haaa! Tamam o zaman.
(O kadar acıkmıştım ki fark etmemişim.)

Yeşil çayırların içinde, derme çatma bir kulübe, bitmeyen kuş cıvıltıları ve kocaman incir ağacının altına atılmış plastik masa, sandalyeler var. Bunların etrafında dolaşan mayışık bir kediye doğru gülümseyerek ilerliyoruz. Bu sırada içeride Emine Bacı ve yardımcılarının harıl harıl çalıştığını görüyorum. "Kolay gelsin" dedikten sonra seçtiğimiz masaya oturuyoruz. Çok tatlı bir ablamız gelip siparişlerimizi alıyor. Ben Emine Bacı'nın spesyelinden(Otlu, mantarlı ve peynirli) alıyorum. Gökhan'da klasik gözlemeden vazgeçmiyor ve peynirli, patatesli istiyor. Siparişlerimizi beklerken acıkan karnımızı ovuşturuyor ve sohbete dalıyoruz ki zaman geçsin, gözlemeler gelsin. Bu sırada etrafa bakıyor ve bunca yıldır Foça'da bulunup burayı bu kadar geç keşfettiğim için kendime biraz kızıyorum.
Veee gözlemeler geliyor yanında da iki ayran!
Öyle lezzetli pişmişler ki lezzetini bir kez yakalayan damağım o tadı tekrar gelebilmem için belleğine kaydediyor.
Ciğerlerime dolan tertemiz hava, sımsıcak ilgi ve tadı damağımda kalan enfes gözlemeler ile burası bir harika dostum!




Gözlemelerimi yerken attığım şen kahkahalar ile ortalığı çınlatmış olacağım ki o tatlı abla yanıma gelip "gülüşüne bayıldım" deyiveriyor. Biraz da bu tatlı ablayla sohbet ettikten sonra kalkıyoruz.
Eveeet huzur arayışımızda bu haftaki durağımız Emine Bacı'nın Yeri oluyor. Ödemelerimizi yapmak ve bu marifetli ellere teşekkür etmek için içeriye giriyoruz. O da ne? Emine Bacı uzanmış yatıyor, ben bu lezzetin nedenini sorarken sesimizi duyunca kalkıp yerinden doğruluyor ve "benim ellerim değdi ondan o kadar lezzetli" diyor.


Gülerek ve teşekkür ederek oradan ayrılıyoruz.
Hafta sonu ve tatil zamanlarında aşırı kalabalık olduğunu söylüyorlar öyle ki
beklemek için saatler harcayabilirmişsin. Yine de ne yapıp ne et buraya uğramadan ve bu lezzetli gözlemelerden tatmadan ölme!

14 Temmuz 2015 Salı

35 Maddede İzmir'in Kızları



İzmirli kızlarla ilgili tonlarca şehir efsanesi vardır. Güzellikleriyle dillere pelesenk olmuş bu kızların gerçekten güzel olduğunu onaylayan bir kesim de vardır, abartıldığını düşünenler de. Güzellik göreceli tabii her düşünceye saygı duyarım. Eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı rahmetli Ahmet Piriştina'ya "İzmir'in kızları neden bu kadar güzel?" Diye sorulduğunda beni çok etkileyen şu cevabı vermiştir: "özgür oldukları için"
Doğma büyüme, anası babası İzmirli bir kız olarak ve İzmirli kız arkadaşlarımdan yola çıkarak (istisnalar kaideyi bozmaz) İzmirli kızlar hakkında söyleyecek bir şeylerim var,
Bu kızlar;

1) Genellikle köklerinde göçmenlik olduğu için beyaz olurlar. Bronzlaşmaları can yakıcı olur. Mutlaka ilk gün soyulurlar.

2) Uğruna şarkılar, şiirler yazılmıştır. O nedenle karşısındaki adamın bir mesaj bile yazmadığı zamanlarda kolayca fıttırırlar.

3) Kafalarında kayış kopmaz. Sinirleri bir anda zıplamaz. Asfalyaları vardır. O atar. Siz bunun ne olduğunu bir araştıradurun. Anlayan anlar.

4) Türkiye'nin güzel kadın ihtiyacını karşılarlar.

5) Makyajı ihtiyaçtan değil, hobi olarak yaparlar.

6) Güzelliklerinin farkında oldukları için zekasına iltifat eden adamlara bayılırlar.

7) İzmirliyim dediklerinde "belli" cevabına alışkındırlar. Etkilenmezler.

8) Diğer şehirlerce haklarında çıkarılan çirkin yakıştırmalara aldırmazlar. Yakıştırma yapan bir kızsa, muhtemelen sevgilisini bir İzmirliye kaptırmıştır veya sevgilisinin geçmişinde unutamadığı bir İzmirli vardır. Ha erkekse, istemiştir olmamıştır.

9) Herkese gülümsemeleri "günaydın" "iyi akşamlar, nasılsınız?" Demeleri oynaklıklarından değil medeniyetlerindendir.

10) Kahkahalarını 300 metreden duyarsınız. Gülmenin ayıbı mı olurmuş?!

11) Damarını kessen özgüven akar. Yürürken bakılmasının nedeni güzelliği değil, rüzgarıdır. Bir an denizden eser, bir an karadan. Moduna bağlı.

12) Konuşurken elini kolunu ve mimiklerini kullanır. İzlemek, dinlemekten daha keyiflidir.

 13) Yazı severler. Kışın yazlık kıyafetlerinin üzerine mont giyerler.

 14) Şekilci oldukları söylense de sevgilileri genellikle çirkindir.

15) Sevgililerini aileleriyle tanıştırmak istemeleri evlenmek istediklerinden değil, fikir almak istediklerindendir. Hemen havaya girmeyin. Ailesinin görüşleri birinci plandadır. Laf dinlerler.

16) En lüks restaurantta da yemek yerler. Sokaktaki kokoreççide de. Hele bi de midye tepsisinin başına geçtiler mi görsel şölen.

17) Baskıyla büyümemişlerdir. Bu nedenle ailelerine yalan söyleme ihtiyacı duymazlar.

18) Kıskanılmak, sahiplenilmek isterler ama fazla sıkıya gelemezler. Oraya gitme, bunu yapma, şunu giyme diyen sevgililerine "bana annem babam karışmıyo, sana n'oluyo" en kısa ve net cevaplarındandır.

 19) Pazar günü Çeşme'den, Foça'dan, Dikili'den, Gümüldür'den tuzlu saçlarıyla, bikinilerinin üzerindeki pareoyla dönerler. Şehir içinde bu halde bir kahve bile içerler. Dert değil!

20) İlk aşkı ortaokulda yaşamışlardır.

21) En az bir adamın hayatını karartmışlardır.

22) Deniz Gezmiş'i bilirler. Ailelerinden Nazım Hikmet'i, Yaşar Kemal'i, Aziz Nesin'i. Atatürk'e aşıktırlar.

23) Başka şehirlerde zorlanırlar. Neden yazın şort giydiklerinde insanların çok acayip bir şeymiş gibi onlara baktığını anlayamazlar. İzmir'e toprak öpecek şekilde dönerler.

 24) Harmandalı oynayan adamdan etkilenmemeleri mümkün değildir.

25) Abileriyle, ablalarıyla kankadırlar. Birlikte çıkarlar. Eve sarhoş dönerler.

26) Eğlenceli oldukları evlenilmeyecek kız oldukları anlamına gelmez. Eğlenmedikleri adamla bırak evlenmeyi sevgili bile olmazlar. Karşısındaki adamda ilk özgüven ararlar sonra muhabbet.

27) Her türlü piçlik vardır. Yeter ki canı istesin.

28) Eküri halinde gezerler. Diğer eküri kızlarının açıklarını, zayıf noktalarını bilirler. Zorda kalmadıkça kullanmazlar.

29) Evleri balkonludur. Beline kadar sarkarlar ancak düşmezler.

30) Efelikleri köklerinden gelir. Erkek gibi kafa tutarlar.

31) Restaurantta, cafede, vapurda veya otobüste ruj sürerler, allık tazelerler, tırnağı kırılırsa çantadan törpü çıkarıp kırılan yeri törpülerler.

32) Hiçbir mekanda kasmazlar. Oynamak isterse oynar, dertlenirse ağlar.

33) Mavi boncuk dağıtıp aklına yatmayan bir durumda hepsini geri toplar. Bunu o kadar akıllıca yapar ki kimse bana umut verdin diye hesap soramaz. Sorsa da cevap alamaz.

34) Babaları gibi rakı içerler. Kırmızı ojeli ellerine kadeh, derin muhabbetine Zeki Müren eşlik eder. Samimiyeti sarhoş eder.

35) Gerçekten sevdiklerinde kendi kurallarını da yıkarlar, duvarlarını da. Koca şehri yıkarlar adamın başına. Akıllıdırlar aslında, gerçekten aşık olana kadar.

Not: Kim yazdı bu yazıyı? Çok kıskandım o kadar net ve güzel anlatmış ki iyi ki İzmir kızıyım dedim ve tabii hemen paylaştım. Ha bi de fotoğrafımı koyup sonuna Sezen Aksu serpiştirdim bir miktar! Umarım sorun olmaz.




5 Temmuz 2015 Pazar

Güçlü Olmak Mı? Mutlu Olmak Mı?



Dünden beri internette Aylin Kotil'e ait olduğu belirtilmiş "Güçlü Olmak Mı? Olmamak Mı?" Başlıklı bir yazı dolaşıyor. Okudum, hoşuma gitti ve konuyla ilgili bir şeyler de ben yazayım istedim. Baştan söyleyeyim biraz uzun bir yazı olabilir ama elimden geldiğince sıkmadan yazmaya çalışacağım. Amacım bazı gerçekleri yüze adeta bir tokat kıvamında çarpmak hepsi bu! O zaman başlıyorum.
Güçlü kadın kimdir, kim değildir? Önce bunu bi anlayalım. Herkese göre farklı bir tanımı var elbet! Bana göre güçlü kadın; samimi, kompleksiz, dublor kullanmak zorunda olmayan bir baş rol oyuncusu (Allah'ım hayatımın geri kalan kısmında dublör kullanmak istiyorum diye bağırdığıma göre ben güçlü kadın değilim, ya da gücüm tükenmiş. Teşekkürler!)
Özgürdür, dik durmayı sever. Zeki, başarılı, kendine sonuna dek güvenen bir kadın profili çizer. Sırf bu yüzden en eğitimli, anlayışlı, çağdaş erkek tarafından bile hazmedilemez. Zira erkek egosu gereği kadının kendisine muhtaç olmasından hoşlanır. Yalan mı be?(Hımmm!) Şimdi böyle yazdım diye "sen feministsin" nidalarıyla üzerime çullanacaklara not: "Feminisit" ne demek anlamını bi araştır öyle konuşalım.
Güçlü kadın, ev işlerinden anladığı gibi evde bir şey bozulduğunda elinde alet çantası kendi tamir edebilir. Alışverişini kendi yapar ve ne kadar ağır olsa da poşetleri kendi taşır. Faturalarını kendi yatırır.
Sonra bir başka kadın çıkagelir. Çıtkırıldım bir kadın, öyle ki tırnağı kırılsa ortalığı ayağa kaldıracak cinsten. Hani nasıl desem "sensiz ben bir hiçim'ci" kadın kişisi. Her daim pohpohlanmak isteyen, evine bırakılması gereken, eşyalarını başkalarına taşıtan. Şu sokakta çantasını bile sevgilisine taşıtan tipler var ya heh işte tam olarak onlardan biri! İşlerini başkalarına yaptıran, kendine ayırdığı bol zamanda da kuaförden, AVM'den ve spor salonundan çıkmayan. Hep ilgiye, sevgiye ve bakıma muhtaç olduğunu söyleyen ya da bunu hissettiren zayıf kadın.
Arkasının sürekli olarak toplanması gerekir, yalnız kalmaz/kalmamalı yoksa ne yapacağını bilemez. Alimallah kurda kuşa yem bile olabilir. Güçlü kadınsa sadece bakakalır bu duruma. "Ulan benim de canım yanıyor, tek başıma her şeyi halletmek beni de yoruyor. Beni de sev, koru, kolla be adam!" Diyemez.
Öte yandan aşkı hissederek yaşar, aşık olduğunda öyle büyük beklentiler içerisine girmez, ilişkide problem çıkarmak yerine çözüm odaklıdır güçlü kadın. Erkeğin cebine değil yüreğine bakar yani karşısındaki erkekten sponsorluk değil sadece sevgi, güven ve huzur bekler.
Bu noktada Murathan Mungan cümleleriyle başbaşa bırakıyorum seni ey okur!

"Güçlü kadınlar, erkekleri zayıf kadınlardan daha iyi severler. Sevmek güç gerektirir çünkü. Zayıfların sevmek için bahaneleri, güçlülerinse gerekçeleri vardır. Arkalarında durabilecekleri gerekçeleri... Bahanelerse çabuk değişir, aşk, ihanet, sadakat ve benzerleri söz konusu olduğunda kadınlar zayıf mı, güçlü mü olduklarına bakmaksızın, kendilerini bütün kadınlarla bir tutarlar, oysa en başta zayıf kadınlarla güçlü kadınlar bir değildir. Erkekler niye olsun?"

Güçlü kadın, genelde herkes gibi hatta herkesten çok acı çeker. (Öyle sanıldığı gibi duygusuz değildir.) Farklı olarak her gün kuşanması gereken bir zırhı vardır; dışarıdan görünen dik baş, geniş ve sağlam omuzlar, sürekli gülümseyen bir surat! Ama o zırhın altında zırhından da ağır bir yorgunluk taşır. Ağladığını, incindiğini, üzüldüğünü çevresine göstermeden, kendisine acındırmadan yaşar. Acılarını, sıkıntılarını, ayrılıklarını içinde yaşayan kadındır güçlü kadın. Canı çok yanar, evde kendi başına kalkıp çorba yapamayacak derecede hasta olabilir, tüm dünyayı karşısına alabilecek kadar aşık da olabilir sonra mı? Sonra terk edilir. Üstelik karşısındaki terk ederken aynen şu cümleyi kurar ona; "sen güçlü bir kızsın, buna da alışırsın." İşte o an "ben güçlü biri değilim, güçlü kadın kim biliyor musun? Güçlü kadın senin anan! Senin gibi bir öküzü 9 ay karnında taşıyıp bu dünyaya getirebildiğine göre güçlü bir kadın olmalı, o kadının ellerinden öperim." Diye haykırmak ister.
Oturup günlerce, gecelerce ağlayabilir. Tek farkı gözyaşlarını sadece kendisi görsün ister.
Ağlarken aynada kendini izledin mi hiç? Ben izledim. Güçlü kadın da izlermiş öyle derler, süzülen gözyaşlarımı kendi ellerimle silerken sığınacak liman arayan zavallı bir gemi gibi gözüktüğümü biliyorum. Ancak tüm bunlara rağmen, ailemi sürekli ve daimi bir veli olarak görmediğim gibi, dostlarımı da içimi boşaltacağım çöp öğütücüler, sevgilimi de(şu an yok ama olduğunda) şiş bir cüzdan olarak görmedim hiçbir zaman. Allah'tan başka kimseden yardım dilenmek hoşuma gitmedi, bu belki de küçük yaşlardan beri "düştüğün yerden kendin kalkmalısın" telkinleriyle büyüdüğüm için böyle oldu bilemiyorum.
Ayağa kalkan, üstünü başını düzeltip, yaralarına pansuman yapan ve hayatına kaldığı yerden devam edendir güçlü kadın. Yaşadığı ne kadar kötü, olumsuz ve yıpratıcı olursa olsun ayakta durmayı başarabilen, hayata karşı duruşu olan kadındır güçlü kadın. Bu dengeyi bozacak hiçbir şeyi hayatında istemez buna karşılık ne istediğini bilen kadındır. Zaman ve enerjisini doğru yerde, doğru kişilerle harcamayı seçen, vazgeçmesi gerektiğinde çok zor olsa da bunu başarabilen kadındır.
Ben mi? güçlü kadın değil mutlu kadın olmak isterdim. Çünkü güçlü kadınlar terk ediliyor, sevilmiyorlar. Ha bi de şu var; güçlü kadınlar güçlü olabilmeyi kendileri seçmemiş, güçlü olmak zorunda bırakılmış kadınlardır bence.
Peki, olayın bilimsel boyutunu biliyor muyuz? "İnsan vücudu en fazla 45 del(birim) acıya dayanabilir. Doğum anında bir anne 57 del'e(birim'e) kadar acı çeker. Bu aynı zamanda 20 kemiğin kırılmasına eş değerdir." Yani kadın yaradılışı gereği güçlüdür ama ne kadar güçlü olursa olsun bir erkeğin onu koruması bambaşka bir olaydır bu da böyle bilinsin.

30 Haziran 2015 Salı

Bir İclal Aydın Yazısı



Şöyle pembe pembe açan yediveren gülleri istiyorum. Bahçe kapısının girişine dikeceğim... Arka bahçeye domates, maydanoz, soğan ve sarımsak, mevsimine göre çiçekler dikmeli...
Boş konserve kavanozlarını cam boyasıyla boyayıp tepelerine fırfırlar dikebilirim nihayet. Albümleri yerleştirmek, kitapları toparlamak, eskiyenleri ayırmak gerek.
Çekmeceler toparlanmalı, eskiler ihtiyacı olanlara verilmeli.
Geçen yıl İzmir dönüşü aldığım güveçleri kullanabilirim. Mangal yakarız, salatalar yaparız, karpuz kavun keseriz.
Öğlen yemeklerinde akşamdan kalma kadınbudu köfteye domates soslu kızartma ilave ederim. Kırmızı soğanlı, taze naneli salata yaparım.
Televizyon yok, birikmiş bütün kitaplarımı okurum.
Kafamı dinlerim...
Kışa biber ve bamya kuruturum.
Tarhana yapar, turşu kurarım. Erişte keserim.
Bulaşıklarımı ellerimle yıkarım. Pazara giderim.
Sabah bahçeden topladığım domatesle kahvaltılar hazırlarım. Kimse uyanmadan çayımı koyarım, yürüyerek gider, sıcak ekmekle gazetelerimi alırım.
Kekikli zeytinle, yumuşacık beyaz peynirle, taze tereyağıyla kahvaltı ederiz.
Sabahları radyodan klasik müzik dinleriz, akşamları Türk Sanat Müziği...
Evin içi çiçek ve deniz kremi kokar.
El danteli perdelerimi kaldırır, akşam üzeri fesleğenlerimi ve çiçeklerimi sularım.
Mutlaka bir zeytinyağlı pişiririm. Fasulye olur, imambeğendi(yoksa hünkar bayıldı mıydı, neydi, neyse) olur.
Otlarla yoğurtlu salatalar yaparız.
Evin hiçbir yerine saat koymam.
Akşam güneş battıktan sonra verandada çekirdek çitleriz. Saklambaç oynayan çocukları sesleri çok çıktığında uyarırız ve iç çekerek şükrediriz bu küçük mutluluk için...
Hayret!
Hiç böyle yazlar hayal etmezdim.
Artık toprakla, mutfakla, en yakınlarla dolu, dinlenmek için yaz gelsin ister oldum.
Ne düşünüyorsun diye soruyorlar bana. "Ne düşünüyorsun?" Boş boş bakıyor görünüyorum ama yaz hayali kuruyorum.
Oysa önümdeki kağıtlar üst üste, yaz boyu yürütmem gereken programları sıralıyor.
Bürolann, floresan ışıkları, bilgisayar tuşları, durmaksızın çalan telefonlar, verilmesi gereken yanıtlar, bitirilmesi gereken hesaplar, idare edilmesi gereken insanlar arasında bazen hayatımdan ümidi keser gibi oluyorum.
"Sesin niye böyle" diyorlar.
"Sesin niye böyle, bir şey mi var?"
Hiçbir şey yok, hiçbir şey...
Sadece şile bezi elbisemi giymek, başıma yazma takmak ve bahçe sulamak istiyorum.
Hepsi bu...





3 Haziran 2015 Çarşamba

Ceviz Ağacı


Nazım Hikmet'e Saygıyla!

Başım kopuk kopuk bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver gözlerinin gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında.

                                                                     



30 Mayıs 2015 Cumartesi

Ahçı Değil Aşçı!



En çok bunun doğrusunu öğrenmek için kursa yazıldım. Ahçı ne be? "Aşçı" güzel kardeşim yani aş yapan, yemek pişirmeyi kendine meslek edinmiş kimse. Bir öğrenemediniz şunu!
Aslında her şey annemin yaptığı güzel yemekleri kıskanıp "ben de böyle güzel yemekler yapacağım" dememle başladı, Sonra kendimi İzmir Olgunlaşma Enstitüsü'nün mutfağında buldum. Geçtiğimiz mart ayında da kursu başarıyla bitirip sertifikamı aldım.



Zor ama zevkli bir iş aşçılık; bunalınca kafa boşaltmak için çok yararlı bir terapi! Temiz bir tezgah, boş  bir kesme tahtası ve bıçak görünce dayanamayıp yemek yaparken keyiften dört köşe olan bir insansan sen de bendensin gel sarılalım.
Yalnız bu öyle tv programlarında, internette gördüğün videolardaki gibi kahkahalar eşliğinde Tiramisu yapmaya benzemiyor ki ben bizzat işin mutfağına girmiş biri olarak şunu söylemeliyim; Aşçılık dünyanın en güzel, en yaratıcı, en seksi fakat en tehlikeli mesleklerinden. (Kaya İzmir Thermal & Convention bana staj kapılarını açtı sağ olsun. Sertifikayı almadan önce zorunlu olarak yapmamız gereken bu staj süresince pek çok şey gözlemledim, öğrendim.)
Bi kere mutfağa girer girmez ocak başına geçemiyorsun, şanslıysan sebze hazırlık bölümünde haftalarca patates, soğan soyarsın, elin bıçağa alışsın diye! Ocak başına geçtiğinde de yemek yapmıyorsun başında sana tüm tarifleri verecek bir ustan olursa oh ne ala! Yoksa, kendi çabanla öğrendiğin bilgileri elinde not defteri bulaşıkhaneye ya da soğuk hava deposuna girdiğinde gizlice not edersin.
+45 derecede çalışırken, dondurulmuş bir sebze almak için -15 derecedeki soğuk hava deposuna giriyorsun. Çok fena hasta oldum ve mecburen rapor alıp staja gidemediğim günler oldu. Döndüğümde bünyem alışmıştı gerçi bu sefer de staj bitti!
 Kadın için cidden zor bir meslek ama imkansız değil. Erkek ağırlıklı bir ortamdasın öncelikle mesafeni koruman gerekiyor, takı, makyaj malzemesi vs kullanamıyorsun bunlar yasak ve gün içinde çeşitli küfürlere maruz kalabiliyorsun takma! Çünkü zamanla yarışıyorsun ve herkes stres altında, servis başlıyor. Servis bittikten sonra o güzel insanlar o güzel pamuk şekerlere dönüşüveriyorlar. Sen de öyle oluyorsun. Evliysen de düzenli bir hayatının olmadığını bilir, görür ve hissedersin. Kaldı ki resmi tatil günlerinde bile çalışıyor olabilme ihtimalin yüksek!
Sürekli kaynayan kazanlar, malzemeler, bin bir çeşit soslar, baharatlar, kokular ve tatlar başını döndürüyor ve  "yemek yapma sanatı" diye bir kavramın boşuna çıkmadığına şahit oluyorsun.
Yalnız çok dikkatli olmalısın. Şov yapacağım diye havaya bakarak doğrama yapmak gereksiz bir özgüven verir bıçağa bakarken bile parmaklarını alıp götürme ihtimalin yüksek! O yüzden ilk yıllar gözünü bıçaktan ayırmaman gerekiyor.
Servis görevlilerinin façası düzgün, senin akşama kadar didinip yaptığın yemeği o güzelim saçlarından bir tel düşürerek heba edebilirler. Çok laubali olmayıp aranı da iyi tutmaya bak!
Bazı yemeklerle ilgili sırları öğrendiğinde bunu kimseyle paylaşma! (Meslek sırrı denilen bir şey var.)
"Aşçılar da çok para alıyor yav!" diyenler olacaktır kulağını tıka!
Yani aşçılık sadece yemek pişirmek değil, çeşitli sanatlardan beslenip eğitimini almak gerekiyor. Ve tabii ki alanında uzman ustaların süzgecinden geçmeden hiçbir şey öğrenemezsin. Uzun lafın kısası bu yola yıllarını adaman gerekiyor.
Aşk gibidir biraz da dokunduğunda elin yanar, elin yandıkça canın, canın yandıkça acıya alışırsın ardından tadına doyamazsın. "Aşka ve yemek yapmaya sonunu düşünmeden başlayın" der bir söz sanırım her şeyi özetliyor.
Bir çeşit extreme spor dalı aslında omlet/krep yaparken tavada havaya atıp çevirmek filan of çok heyecanlı! Bu arada bizim sülalede de rahmetli anneannem bir numaralı aşçıymış, sonra kuzenlerimden biri de profesyonel aşçılardan. Genlerden bana da geçtiyse demek!
Neyse, iyi ki gitmişim şu kursa bi ton şey öğrendim, güzel bir çevrem oldu. emeği geçen herkese teşekkür ederim.








Sıradaki ilgi alanıma gelince "Kick Boks" Evet yanlış okumadın, kendimi hazır hissettiğimde bunun kursuna da gitmeyi düşünüyorum, "sen onu da kıvırırsın" dediğini duyar gibiyim. Ay hadi inşallah!
Bu arada kursun verdiği aşçı kıyafetleri bizde kaldı hal böyle olunca ben de ara sıra giyinip evde mutfağa dalıyorum bir sakıncası yoktur umarım anneaaağğğ!






21 Mayıs 2015 Perşembe

Babamın Kızıyım Ben



Hande Ertekin Tümen'e bu kadar anlamlı bir yazıyı kaleme aldığı için teşekkürler!

Hayatta her şeyi seçme şansımız vardır. Eşimizi, işimizi, yerimizi...

Kader dediğimiz döngüyü şekillendirmek, biraz da bizim seçimlerimize bağlıdır aslında. 
Seçme şansımızın olmadığı tek şey ise!
Kimin evladı olarak dünyaya geleceğimizdir.

Hayat denen kısa ve dikenli mücadelede;
Dünyanın başımıza yıkıldığını sandığımız anlarda...
"Ben, asla bunu yapmazdım" dediğimiz hatalar yaptığımızda...
İhanete uğradığımızda, aşık olduğumuzda, yalnız kaldığımızda,
Kaybettiğimizi sandığımızda ya da kazandığımızda...
Bunların "gelip geçici" olduğunu anlayamayacak kadar çaresiz olduğumuzda...
Bizi sarmalayan bir aile varsa yanımızda, 1-0 galip başlamışızdır hayata...

Ve hayat denen maratonda;
Özellikle kız çocuklarının ergenlik döneminde, annesine düşkünlüğü artsa da...
Anneyle paylaşsa da en özel sırlarını, yaramazlıklarını...
Yandaş olarak görse de hatalarında, kaçamaklarında annesini...
Desteğini istediği, onayını beklediği,
Büyük bir kahramanı vardır hayatında... 
Onu her koşulda koruduğuna, kolladığına,
Dağ gibi arkasında durduğuna inandığı...

Her erkekte biraz aradığı...
"Burada o kesin böyle yapardı" dediği...
Varlığıyla kendini sonsuz güvende hissettiği...
Her yenilgide sığındığı kale...

Her sevinçte kucağına, kaç yaşında olursa olsun atladığı...
Ağacın gölgesi, rüzgarın sesi, yağmurun kudreti gibi heybetli duran...
Bizi omzunda taşıyan tek adam...

Benim en büyük kahramanım Babam...

Soyadımın...
Vicdanımın...
İnsanlığımın...
Duruşumun...
Mücadelemin...
Deliliğimin...
Hayata bakışımın sebebi...

Mimarısın bütün iyi kötü huylarımın...
Ve ben hepsini seviyorum, senden bana en büyük miras olduğu için...
Kendimi çok seviyorum, baktıkça kendimde seni gördüğüm için...
Dünyanın tapusunu verseler elime vazgeç diye...
Dımdızlak, kuru ekmek elimde, senin yavrun olmayı seçerdim gene...
Mal, mülk, para...
Şan, şöhret, hava..
Hepsinin yalan olduğunu dünyevi hayatta,
Öteki tarafa giderken iki metre beze sarılacağımızı öğrettin ya bana...
Senin genlerini taşımanın onurunu, tüm hücrelerimde gururla hissediyorum...
Bin kere gelsem dünyaya, gene senin kızın olmak isterdim baba...

Hatalarımda bile sımsıkı "Çakırım" diye sarıldığın için bana...
Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrettiğin için baba...
Kahkahalarımın gücünü senden aldığım için...
Ne yaparsam "yakışıyor keratanın kızına" deyip beni yüreklendirdiğin için...
Yanında hep çocuk, hep şımarık kalabildiğim için...
Bin kere gelsem dünyaya, seçme şansı verseler bana,
Gene seni seçerdim "babam ol" diye baba...

Biranın köpüğünü,
Tavlanın erkeğini,
Beşiktaş'a duyduğun aşktan, futbolun keyfini,
Yüzmeyi, bisiklete binmeyi, atları sevmeyi
Kısacık ömürde her yerde keyif almayı bilmeyi
Kibar ve cadı...
Asil ve cazgır...
Şık ve serseri...
Asi ve sakin
Tatlı ve huysuz olabilmeyi...
Babamın kızıyım ben lafını...
Babam "sen" olduğun için "sevdim" ben baba...

Bin kere gelsem,
Bin kere ben olarak gelmek isterdim dünyaya...
Bin kere gelsem, bininde de babam sen ol isterdim baba...
Ben olmamı sağladığın için sonsuz teşekkürler...

Şam babası değil, gerçek baba olabilen, tüm babaların gününü kutluyorum.

Huzurlu bir hafta olsun.