29 Ocak 2013 Salı

Duydum Ki Mutsuzmuşsun...



+ Mehmet nasıl? Ne yapıyor? Hiç görüşüyor musunuz?
 
- Canım o evlendi biliyorsun ki. Ama evliliği hiç düzende değil. Annesi gelinden memnun değil.
Mehmet'te üniversiteyi yarıda bıraktı yani eğitimini bile tamamlayamadı. Bursa'da halen. Teknosa'da çalışıyor. Mutlu değil yani... Hayatı yolunda gitmiyor... Senden sonra toparlayamadı...

 
Neler oluyor Gülşah? Mehmet'te kim? Şimdi hikayenin en başına gidiyoruz. Uzun bir yolculuğa hazır mısın?
Mehmet benim lisede deli gibi aşık olduğum çocuktu. İlk ciddi ve en uzun süren ilişkim. Öyle ki lise hayatımın neredeyse tamamında ondan izler var... Kolay değil 3 yılı geçen bir ilişkiydi bizimkisi...
Ona ilk defa askeri liseden atılıp bizim okula ve tesadüfen bizim sınıfa geldiği gün kafamı kaldırır kaldırmaz aşık olmuştum. Okulun en yakışıklı, en zeki ve en popüler çocuğu olmasının yanı sıra en disiplinsiz öğrencisiydi de... İşte benim ona aşık olmamı tetikleyen sebepler de bunlardı. Ne yapayım? Zaten ergenlik çağındasın yaşın 15-16 eee tabii burnunun dikine giden bir kişiliğin de varsa buyurun burdan yakın! Laf dinlemem ki. Kafama taktıysam olacak! "Bu adam hayatta olmaz sana" deseler bile o adam daha çok beyaz atlı prens kıvamındadır gözümde artık.
Kural bu: Birisine aşık olacaksam önce benim etkilenmem, hoşlanmam ya da beğenmem her neyse o gerekiyor maalesef... Yoksa karşı taraf istediği kadar yırtınsın seviyorum diye fısss! Dönüp bakmam eğer birazcık da olsa elektrik almadıysam hiç uğraşmam. Çünkü bir aşka ileride sevebilirim diye başlamadım hiçbir zaman.
Veee Mehmet'e dönecek olursak(yazıda yani) :) Memoli'ye benziyordu ya! Tv'de Memet Ali Alabora'yı ne zaman görsem hep gülümsüyorum. Heh çıktı ex benimki diye! :) O an annem filan varsa yanımda(konuyu biliyor) bana bakıp iç çeker ve o da gülümser. Ne yapsın!
"İlk görüşte aşk" bu duygudan çok çektim gerçekten. Düşün adam sapık mı katil mi manyak mı hiç düşünmüyorsun bile olduğun yerde çivilenip kalıyorsun ve "kızın yine aşık anne" moduna geçiveriyorsun. Zaten ilk görüşte karaktere aşık olan varsa beri gelsin! Dünyanın düzeni bu arkadaş! Ne demişler; "Aşık olduğunuzu hissettiğiniz an panik yapmayın. Hemen bir yere oturun, derin nefes alın; katilinizle tanışmanın tadını çıkarın." Ben hep öyle yaptım.
Önce çok iyi arkadaş sonra da birbirine yakışan tatlı bir çift oluvermiştik. Tabii hal böyle olunca herkesin gözü ilişkinizin üzerinde geziyor. Kıskananlar, çekemeyenler, ayırmaya çalışanlar vb gibi pek çok sorunla da uğraşmak zorunda kalmıştık.
Emek, heyecan, mutluluk, aşk, sevgi, bağlılık, güven adına ne varsa dibine kadar yaşadığımız güzel bir ilişkiydi. En masum en temiz en gerçek duygularla inşa edilmişti her şey... Ama sonu ne yazık ki kötü biten/bitirilen...
Ve bir gün yapılan bir hata bütün hayatımı mahvetti! "Aldatıldım" Üstelik benden başka herkesin biliyor olması da ayrı bir acıydı.
Peki bunu hiç mi hissetmedim? Hayır. Ne yazık ki en küçük şüphem olmadı. İleride evleneceğim, çocuklarımın babası diye hayal ettiğim adamın bir gün beni aldatabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
Hiç mi fark etmedim? Bir gün yanımdayken telefonuna cevapsız arama gelmişti baktığımda Yasemin yazıyordu(o kız) ama bana dershaneden arkadaşım önemli değil dediği için üzerine gitmemiştim ta ki kızla tanışana kadar evet yanlış okumadın kız o kadar yüzsüzdü ki benimle tanışmaya geldi. Aramızda geçen diyaloğu yıllar geçse de unutamam;

+Merhaba ben Yasemin, seninle bu şartlarda tanışmak istemezdim ama inan benim de haberim yoktu senden. 5 aydır benimle birlikte... İstersen aradan çekilebilirim.
- Ben de Gülşah(Normal şartlarda memnun oldum denir bense dumur oldum!) Hayır size mutluluklar dilerim ben çekiliyorum yoldan. (Çok zor olsa da ağzımdan dökülen cümleler...)

Aldatılmak; aşkın zirvesindeyken uçuruma fırlatılmak... Sözlerin, hislerin ve en çok da kendinin değerini yitirdiğine inandığın o an! Psikologların hatta bazı yazarların "en ağır ruhsal darbe" diye nitelendirdiği travma!
Korkunç hissediyorsun kendini, dünyadaki en değersiz insansın artık... Çok korkuyorsun, çok fazla canın yanıyor, uyuyamıyorsun, kocaman bir boşluğa düşüyorsun üstelik seni bu boşluğa kendi elleriyle iten bir zamanlar çok sevdiğin adam, yediğin içtiğin zehir oluyor, bir süre nefes alamadığın gibi mantığın da alamıyor olup biteni "bana bunu nasıl yapar" diye... Hep düşünüyorsun ama bir türlü cevabını bulamıyorsun ya da bulduğun yanıtlar seni tatmin edemiyor. Acı gerçekle yüzleşmek zorundasın artık tek bildiğin bu. Kabullenmek ise yaşarken ölmekle eş değer bir şey ama maalesef durumu kabullenmek zorunda kalıyorsun zaten başka çaren yok! O an elimde tabanca olsa çok rahat katil olabilirdim. Mehmet'i görüp bunun hesabını sormak istedim, yüzüne tükürmek, bağıra çağıra haykırmak istedim "ulan seni her şeyden çok sevmiştim ben" diye... Ama yapmadım/yapamadım. Elime telefonu aldım ve çok uzun bir mesajla bitirdim her şeyi o ise tek bir cümle edemedi... Yaptığı şerefsizliği hiçbir zaman unutmadım/unutamam da... Canımın acısıyla ellerimi açıp ağlayan gözlerle Allah'a dua ederken tek bir şey dilemiştim "Allah'ım onu hayatı boyunca mutsuz et ve bir gün yaptıklarından çok pişman olsun lütfen"... Bayılıyorum Bukowski'nin sanki beni düşünerek söylediği bu söze: "Hıçkırarak ağlayan bir kadının gözyaşları, ağlatan adamın başına geleceklerinin altına atılacak imzadır."


Sonra neler oluyor biliyor musun aldatılanın hayatında? Her şey anlamını yitiriyor, onun için yaptıklarını, nelerden vazgeçtiğini, nasıl bir emek harcadığını, onu deli gibi sevmene rağmen ödül olarak gelen ihaneti sorguluyorsun. Demek ki hiç sevmemiş... Sürekli ağlayan, isyan eden bir kişi haline dönüşüyorsun. En beteri de "güven" duygunu sıfırlayan bu olay yüzünden bir daha hiç kimseye gözü kapalı güvenemiyorsun. Öyle ki aile, dostluk, arkadaşlık ve bundan sonraki aşk ilişkilerinde bile hep şüphecisin artık. En yakın arkadaşımın hatta kankamın bana da mı güvenmiyorsun? sorusu karşısında verdiğim çok net bir cevabı paylaşayım seninle; "ben allahtan ve kendimden başka kimseye yüzde yüz güvenmiyorum artık ister kırıl ister sarıl üzgünüm ama durum bu"... İstesen de başaramıyorsun eskisi gibi olmayı ve beynini kemiren/kemirecek olan "acaba" sorusunun muhatabı kesinlikle artık sen ve senin hayatın oluyor. Attığın her adımda, tanıdığın her kişide, yaşadığın her olayda...
Bana söylemişlerdi seni aldatıyor demişlerdi ama ben Mehmet'e inanmayı seçtim ve hatayı tam da bu noktada yaptım. Bir insana %100 güvenme! Çünkü insanoğlu çiğ süt emmiş... Bugün tıpta bile %99.9 doğruluk payı varken neyi tartışıyoruz ki? Aşıkken öyle olmuyor işte yapamıyorsun sen aşık ol tekrar konuşalım diyebilirsin bana evet oldum Mehmet'ten sonra iki kez daha aşık oldum ama hiçbir zaman körü körüne güvenemedim karşımdakine. Çok istedim ama yapamadım. Denedim ama başaramadım. İçimden o şüpheyi, korkuyu bir türlü atamadım. Bu şekilde hayatı karşımdakine zehir de etmedim ama kalp tetikteydi hep kendimi kaptırmamaya çalıştım. İyi ki de öyle yapmışım çünkü aşık olduğum adamların hiçbiri de sözünü tutmadı, çekip gitti sonunda... Hepsi de aynı şeyleri söylemişti hayatıma girerken "sana bunları yapan salakmış" "ben senden asla vazgeçmeyeceğim" "halen mi korkuyorsun? Bana güven" "beni diğerleriyle karıştırma" "artık ben varım" gibi gibi... Oysa ben bu söylediklerine içten içe gülerek içimden "nasılsa bir gün sende gideceksin boşuna yorma kendini" diyordum hep.
Ben lisede şişko, inek, gayet çirkin bir kızdım kabul ediyorum. Aklım fikrim dersti, gece gündüz ders çalışır takdir, teşekkür alabilme yarışında onur belgesine kadar götürürdüm olayı. Mehmet'e aşık olunca bile en çok derslerimi etkiler diye korkmuştum neyse ki öyle olmadı :) Haliyle kendine fazla bakmıyor homini gırtlak pufidi kandil tumba yatak diyorsun o zamanlar. Aldatılma sebebini buna bağlamıştım hep çünkü Mehmet'in beni aldattığı kız çok güzeldi evet itiraf ediyorum bunu! Tamam güzellik göreceli bir kavram olabilir ama gerçekten benden çok daha güzeldi ve o gün kendime bir söz vermiştim " Gülşah değişiyorsun, sen de güzelleşiyorsun artık!" Hırsım ve değişimim bu noktada başladı ama her şey çok basit olmadı tabii. Bedelini çok ağır ödedim; kendi kendime uyguladığım diyetle sporu birleştirdim. Ben her geçen gün fiziksel olarak zayıflarken ruhsal olarak güçleniyordum resmen! Aynaya her baktığımda "işte bu" diye sevinçten ağlıyordum. Beni epeydir göremeyenler gördüklerinde şaşırıyor, tanıyamıyor hatta mutasyona uğramışsın sen diyorlardı. Ama bir sorun vardı 60 kilodan 52 kiloya düşüyorsun iyi de doktor kontrolsüz gelişi güzel yaptığım diyet başıma iş açmaz mı? Açar elbet ama o kısmı düşünen kim! Ben artık yollarda bayılmaya başlamıştım. Gözümü hastanede başımda annem ağlarken açtığımda kolumda yediğim serum başımda doktor ve ağzından dökülenler: "bünyede aşırı kansızlık oluşmuş ne yaptın böyle kendine ölüyorsun"...
Toparladım bünyeyi de aklımı da çok geçmeden...
Yıllar sonra yolda tesadüfen karşılaştım Mehmet'le... Beni görünce şaşırdı, ağlamaya başladı ve bir süre sonra da "beni affet, çok pişmanım ne olur bana geri dön. Çocukluktu hepsi. Ben seni unutamadım, olmuyor yapamıyorum" dedi. Bir sürü mektup yazmış onları gönderdi. Okudum sonra yaktım hepsini... Yetmedi elinde kırmızı güllerle kapıma geldi. (Bir daha kırmızı gülü de sevemedim) Gülleri aldım, kokladım ve daha sonra gözünün önünde çöpe attım. Benim için artık yoksun, şimdi git dedim ve gitti... Bir süre haberlerini almaya devam ettim sonra üniversiteyi kazandığını Bursa'ya yerleştiğini ve şu anda evli olduğunu öğrendim. Dünde ortak arkadaşımız Sevgi ile mesajlaşırken birden aklıma Mehmet'i sormak geldi sonrası diyalogdaki gibi zaten...
Dünden beri çok düşündüm yazıyı kaleme almalı mıyım diye? Amacım kimseyi üzmek, kırmak ya da rahatsız etmek değil sadece başımdan geçenleri paylaşmak... Ben mi? zamanında yeteri kadar üzülüp kendimi paraladığım için artık sakinim. Böyle böyle rahatlıyorum sanırım bu da bana terapi bir çeşit :) Herkes kendinden bir şeyler bulabilir ve bu yazdıklarımdan dersler çıkartılabilir öyle değil mi? Neticede çevrede karaktersiz insan çok ve bunun cinsiyeti de yok! İlla ki "erkek aldatır" genellemesine karşıyım çevremde de görüyorum, biliyorum aldatan kadın da olabiliyor. Ve sana tavsiyem; seni aldatan insana(sebebi her ne olursa olsun) ikinci bir şans verme, yine yapar/yapacaktır.
Kızgınlığın, nefretin, öfken geçer de; kırılan kalbin, incinen onurun ve yıpranan bedeninin izlerini silemezsin! Şu hayatta hiç kimsenin ahını almayın gerçekten ilahi adalet denilen mekanizma tıkır tıkır işliyor. Sen unutsan da unutuldu diye düşünsen de zaman hesapları aklında tutuyor ve yeri gelince öyle bir yüzüne vuruyor ki o hatayı/hataları nasıl yaptıysan şimdi öde diyor... Herkes hata yapıyor bende yaptım önemli olan son pişmanlık fayda etmez raddesine vardırmamaya çalışmak. Yoksa hep diyorum "hayatın geri yükleme tuşu yok!" Ne ekersen onu biçersin... Ne yazık ki!... Ve bir başka söz der ki; alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste!!!













20 Ocak 2013 Pazar

Birand'a Veda...





Mehmet Ali Birand'ın unutulmaz sözlerinden bazıları:

"Bence hayattaki en büyük gizem telefon. Ses nasıl gidiyor buralardan? Karşıdaki adamla nasıl konuşturuyor beni? Hala stüdyodan uyduya gidip, televizyona nasıl geldiğini, internette milyarlarca yazı içinde sorduğum sorunun cevabının anında bulunmasını çözebilmiş değilim. Onu yaratan insanlara hayranım işte."

"Benim hayatta en büyük korkumdur, standart bir insan olmak."

Çocukken sağlıkla ilgili yeterince acı çektim, bundan sonra ölümcül bir hastalığa artık yakalanmam dedim. Ama tutuldum. En iddialı lafım oydu: "bundan sonra bana bir şey olmaz..."

"Gazetecilik eskiden fakir, bir çay, bir simit ile gününü geçiren, başarılı olamamış kişilerin mesleğiydi. Şimdi her ne kadar irtifa kaybetmiş olsa da iyi para kazanabilen, etkili olabilen, sosyal statüsü yükselmiş bir meslek."

"Galatasaray'a gidene kadar ne olacağımı bilmiyordum. Hiçbir fikrim de yoktu. 
Lisede gözüm gazeteciliğe büyük bir sürünün içinde kafasını kaldıran koyun gibi görürüm. Milyonların arasından kafasını kaldıran bir koyun."

"Gazeteler her zaman özel iştiraklerdi. 1950'ler, 1960'lara kadar daha çok iktidarlara sempati duyan patronların işiydi. Muhalefeti az yaparlardı. 70'lerden sonra muhalefet tonu yükselmeye başladı. 80'lerde, 12 Eylül'le birlikte biraz düştü.
1983'ten itibaren Özal'la birlikte fırladı, şimdi yine düşüşte. Artık yaşamak isteyen, iktidara çok fazla sert çıkmıyor daha doğrusu."

"Gazeteciliği çıraklıkla öğrenirsin. İçinde o merak varsa, çalışma hırsın varsa, yeteneğin varsa, insanı anlayabiliyorsan gazeteci olabilirsin. En büyük dersi Abdi İpekçi ve Sami Kohen'den aldım ben. Onlardan, nasıl taraf olmadan gazetecilik yapılır, onu öğrendim."

"32. Gün'ü seyrederek yaptım, tekerleği yeniden keşfetmedim ki. Aynı çabayı göstererek, aynı olaya giderek gazete ile 400 bin kişiye hitap etmek yerine, televizyonda 10 milyon kişiye hitap etmek bana daha cazip geldi.
Bakalım ne olur diye başladı. Kendimi ekranda görmek hoşuma giderdi, hala da gidiyor. Televizyoncunun zaten biraz kendini seven birisi olması gerekir. Televizyoncu eğer doğal olmazsa anında yok olur."

"Bir erkek için en güzel yaşlar 40'lardır. Para sahibi olmuştur, olmadıysa artık imkanı yoktur. Kadından anladığı, cinsellikte deneyimiyle en iyi olduğu dönemdir."

"Ya prompter'a güvenip onu okuyacaksın ya da tamamen kendin konuşacaksın. Bu beynin iki ayrı fonksiyonudur. Okurken beyin dikkatle kendini okumaya göre odaklar. Konuşurken ise, beyin cümleleri üretip sana söylettirir. İkisi birleşince karmaşa çıkar.
Prompter sana hiç hata yaptırmaz, yeter ki ona esir ol. Ama onu değiştirmeye çalışırsan, seni de götürür."


Başımız sağ olsun. Renkli kişiliğin, farklı haberciliğin ile hafızalardan silinmeyeceksin büyük usta! Allah rahmet eylesin, nur içinde yat... Özleyeceğiz!





12 Ocak 2013 Cumartesi

Meğer...


"Bana yakın geldin dedi
Sevdi
Bana yakın geldin dedi
Vurdu
Adını sordum
İnsan dediler."
  
(Özdemir Asaf)


Yağan yağmurun gözlerimden akan yaşlarla birleştiği zamanda rüzgarı arkama almış sahilde tek başıma yürüyordum. Aklıma gelen yukarıdaki satırları bloğuma taşıma isteği az önce son ses dinlediğim Candan Abla'nın şarkısıyla dans ediyordu sanki zihnimde..."Ağlamam artık" dedikçe ben hıçkırıyordum çevreye aldırmadan... Elimde sımsıkı tuttuğum deniz kabukları tek yoldaşımdı bugün. Ha bir de sarı bir papatya buldum yolda seviyor sevmiyor yapsam mı diye geçirdim içimden enteresan ama seviyor çıktı!
Yaşadıkların film şeridi gibi geçerken gözlerinin önünden hayat "meğer" tokadını çarpıveriyor yıllar sonra yüzünün tam ortasına öyle değil mi?

Ben ne çok hata yapmışım meğer
Gözüm kapalı bakmışım meğer
Yıllar geçmiş ben saymışım meğer
Dostum sanıp aldanmışım meğer

Yıllarca sürer sanmışım meğer
Boşa kalbimi açmışım meğer
Vakit kaybıydı diyemem ama
Sen hiç dostum olmamışsın meğer


Olsun varsın pişman değilim
Biraz üzüldüm hepsi bu

Ağlamam artık gidenlere
Ağlamam artık bitenlere
Ağlamam artık üzenlere, ihanet edenlere

Ben ne çok hata yapmışım meğer
Seni yokken var saymışım meğer
Yollar gitmiş ben kalmışım meğer
Aşkım deyip hapsolmuşum meğer

Bir ömür sürer sanmışım meğer
Ben boşa kürek çekmişim meğer
Vakit kaybıydı diyemem ama
Senden çoktan vazgeçmişim meğer

Olsun varsın pişman değilim
Biraz üzüldüm hepsi bu

Ağlamam artık gidenlere
Ağlamam artık bitenlere
Ağlamam artık üzenlere, ihanet edenlere...


 

7 Ocak 2013 Pazartesi

Keçiler Adasındaydım!



Bu nedir şimdi? Gülşah en sonunda keçileri kaçırıncaaa çareyi onları ilk bulduğu yerde aramaya gider mi? :) Tabii ki de hayır!
İtalyan yazar Ugo Betti tarafından 1946 yılında yazılan "Keçiler Adası" adlı tiyatro oyununu izlemeye gittim/gittik. Oyun; "suç" olgusunu çarpıcı biçimde sorguluyor. İnsanın suça doğuştan eğilimli ve kötücül bir varlık olup olmadığı sorusunu gündeme getirirken çevremizi kuşatan ortamın, suçun ortaya çıkmasındaki rolünü irdeliyor. Modern insanın, kentleşme ve sanayileşmeyle birlikte başlayan "yabancılaşma, yalnızlaşma ve iletişimsizlik" sorunlarını, erkeklerini savaşa gönderen ve yalnız kalan ada kadınlarının dramı üzerinden ele alıyor. Ada hayatının zorunlu tutsakları olan üç kadının, uzun bir bekleyiş ve korkuya dönüşen hayatlarını sürdürme, anlamlı kılma çabalarına tanık oluyoruz. "Suç" nedir ve hangi koşullarda, hangi eylem suç olarak tanımlanır? sorusuna kendinizden hiç beklemeyeceğiniz, çok farklı yanıtlar verebiliyorsunuz. Ahmet Muhip Dranas'ın özenli çevirisiyle dilimize kazandırılmış. Yönetmenliğini İzmir Devlet Tiyatrosu sanatçılarından M. Sadık Yağcı'nın üstlendiği 2 perdelik yapımda, Yönetmen Yardımcılığı Ömer Devrim Akkaya, Dekor ve Giysi Tasarımı Ebru Çulpan Egüz'e, Işık Tasarımı Zeki Kayar'a ve Dramaturgi Füsun Ataman Berke'ye ait. Oyuncular ise, Alev Erözmen, Menekşe Bendeş Özyiğit, Mustafa Çolak, Yasemin Toprak ve Ali Sinan Demirkale.

Tadı damağımda kaldı diyebileceğim türden güzel bir oyundu ayrıca oyuncular da gayet başarılı performanslarıyla sahnede adeta devleştiler. Arkadaşlarla 1 saat 50 dakika boyunca hiç sıkılmadan ve yerimizden kıpırdamadan izledik. Öyle ki kendimi ayakta alkışlarken buluncaya kadar geçici bir süre hipnoz olduğumu fark ettim. Emeği geçen herkesi yürekten kutluyorum. Teşekkürler size!
Bu arada bir şey fark ettim ve bahsetmeden de geçemeyeceğim İzmir'de sanıldığının aksine gizli bir tiyatro izleyici kitlesi var. Hemde azımsanmayacak kadar çok zira erkenden gitmemize rağmen biletler tükenmek üzereydi ve salon oldukça kalabalıktı. İyi bu! :)

Kendime not: Bundan sonra daha sık tiyatroya gidilecek işte o kadar!