30 Mayıs 2015 Cumartesi

Ahçı Değil Aşçı!



En çok bunun doğrusunu öğrenmek için kursa yazıldım. Ahçı ne be? "Aşçı" güzel kardeşim yani aş yapan, yemek pişirmeyi kendine meslek edinmiş kimse. Bir öğrenemediniz şunu!
Aslında her şey annemin yaptığı güzel yemekleri kıskanıp "ben de böyle güzel yemekler yapacağım" dememle başladı, Sonra kendimi İzmir Olgunlaşma Enstitüsü'nün mutfağında buldum. Geçtiğimiz mart ayında da kursu başarıyla bitirip sertifikamı aldım.



Zor ama zevkli bir iş aşçılık; bunalınca kafa boşaltmak için çok yararlı bir terapi! Temiz bir tezgah, boş  bir kesme tahtası ve bıçak görünce dayanamayıp yemek yaparken keyiften dört köşe olan bir insansan sen de bendensin gel sarılalım.
Yalnız bu öyle tv programlarında, internette gördüğün videolardaki gibi kahkahalar eşliğinde Tiramisu yapmaya benzemiyor ki ben bizzat işin mutfağına girmiş biri olarak şunu söylemeliyim; Aşçılık dünyanın en güzel, en yaratıcı, en seksi fakat en tehlikeli mesleklerinden. (Kaya İzmir Thermal & Convention bana staj kapılarını açtı sağ olsun. Sertifikayı almadan önce zorunlu olarak yapmamız gereken bu staj süresince pek çok şey gözlemledim, öğrendim.)
Bi kere mutfağa girer girmez ocak başına geçemiyorsun, şanslıysan sebze hazırlık bölümünde haftalarca patates, soğan soyarsın, elin bıçağa alışsın diye! Ocak başına geçtiğinde de yemek yapmıyorsun başında sana tüm tarifleri verecek bir ustan olursa oh ne ala! Yoksa, kendi çabanla öğrendiğin bilgileri elinde not defteri bulaşıkhaneye ya da soğuk hava deposuna girdiğinde gizlice not edersin.
+45 derecede çalışırken, dondurulmuş bir sebze almak için -15 derecedeki soğuk hava deposuna giriyorsun. Çok fena hasta oldum ve mecburen rapor alıp staja gidemediğim günler oldu. Döndüğümde bünyem alışmıştı gerçi bu sefer de staj bitti!
 Kadın için cidden zor bir meslek ama imkansız değil. Erkek ağırlıklı bir ortamdasın öncelikle mesafeni koruman gerekiyor, takı, makyaj malzemesi vs kullanamıyorsun bunlar yasak ve gün içinde çeşitli küfürlere maruz kalabiliyorsun takma! Çünkü zamanla yarışıyorsun ve herkes stres altında, servis başlıyor. Servis bittikten sonra o güzel insanlar o güzel pamuk şekerlere dönüşüveriyorlar. Sen de öyle oluyorsun. Evliysen de düzenli bir hayatının olmadığını bilir, görür ve hissedersin. Kaldı ki resmi tatil günlerinde bile çalışıyor olabilme ihtimalin yüksek!
Sürekli kaynayan kazanlar, malzemeler, bin bir çeşit soslar, baharatlar, kokular ve tatlar başını döndürüyor ve  "yemek yapma sanatı" diye bir kavramın boşuna çıkmadığına şahit oluyorsun.
Yalnız çok dikkatli olmalısın. Şov yapacağım diye havaya bakarak doğrama yapmak gereksiz bir özgüven verir bıçağa bakarken bile parmaklarını alıp götürme ihtimalin yüksek! O yüzden ilk yıllar gözünü bıçaktan ayırmaman gerekiyor.
Servis görevlilerinin façası düzgün, senin akşama kadar didinip yaptığın yemeği o güzelim saçlarından bir tel düşürerek heba edebilirler. Çok laubali olmayıp aranı da iyi tutmaya bak!
Bazı yemeklerle ilgili sırları öğrendiğinde bunu kimseyle paylaşma! (Meslek sırrı denilen bir şey var.)
"Aşçılar da çok para alıyor yav!" diyenler olacaktır kulağını tıka!
Yani aşçılık sadece yemek pişirmek değil, çeşitli sanatlardan beslenip eğitimini almak gerekiyor. Ve tabii ki alanında uzman ustaların süzgecinden geçmeden hiçbir şey öğrenemezsin. Uzun lafın kısası bu yola yıllarını adaman gerekiyor.
Aşk gibidir biraz da dokunduğunda elin yanar, elin yandıkça canın, canın yandıkça acıya alışırsın ardından tadına doyamazsın. "Aşka ve yemek yapmaya sonunu düşünmeden başlayın" der bir söz sanırım her şeyi özetliyor.
Bir çeşit extreme spor dalı aslında omlet/krep yaparken tavada havaya atıp çevirmek filan of çok heyecanlı! Bu arada bizim sülalede de rahmetli anneannem bir numaralı aşçıymış, sonra kuzenlerimden biri de profesyonel aşçılardan. Genlerden bana da geçtiyse demek!
Neyse, iyi ki gitmişim şu kursa bi ton şey öğrendim, güzel bir çevrem oldu. emeği geçen herkese teşekkür ederim.








Sıradaki ilgi alanıma gelince "Kick Boks" Evet yanlış okumadın, kendimi hazır hissettiğimde bunun kursuna da gitmeyi düşünüyorum, "sen onu da kıvırırsın" dediğini duyar gibiyim. Ay hadi inşallah!
Bu arada kursun verdiği aşçı kıyafetleri bizde kaldı hal böyle olunca ben de ara sıra giyinip evde mutfağa dalıyorum bir sakıncası yoktur umarım anneaaağğğ!






21 Mayıs 2015 Perşembe

Babamın Kızıyım Ben



Hande Ertekin Tümen'e bu kadar anlamlı bir yazıyı kaleme aldığı için teşekkürler!

Hayatta her şeyi seçme şansımız vardır. Eşimizi, işimizi, yerimizi...

Kader dediğimiz döngüyü şekillendirmek, biraz da bizim seçimlerimize bağlıdır aslında. 
Seçme şansımızın olmadığı tek şey ise!
Kimin evladı olarak dünyaya geleceğimizdir.

Hayat denen kısa ve dikenli mücadelede;
Dünyanın başımıza yıkıldığını sandığımız anlarda...
"Ben, asla bunu yapmazdım" dediğimiz hatalar yaptığımızda...
İhanete uğradığımızda, aşık olduğumuzda, yalnız kaldığımızda,
Kaybettiğimizi sandığımızda ya da kazandığımızda...
Bunların "gelip geçici" olduğunu anlayamayacak kadar çaresiz olduğumuzda...
Bizi sarmalayan bir aile varsa yanımızda, 1-0 galip başlamışızdır hayata...

Ve hayat denen maratonda;
Özellikle kız çocuklarının ergenlik döneminde, annesine düşkünlüğü artsa da...
Anneyle paylaşsa da en özel sırlarını, yaramazlıklarını...
Yandaş olarak görse de hatalarında, kaçamaklarında annesini...
Desteğini istediği, onayını beklediği,
Büyük bir kahramanı vardır hayatında... 
Onu her koşulda koruduğuna, kolladığına,
Dağ gibi arkasında durduğuna inandığı...

Her erkekte biraz aradığı...
"Burada o kesin böyle yapardı" dediği...
Varlığıyla kendini sonsuz güvende hissettiği...
Her yenilgide sığındığı kale...

Her sevinçte kucağına, kaç yaşında olursa olsun atladığı...
Ağacın gölgesi, rüzgarın sesi, yağmurun kudreti gibi heybetli duran...
Bizi omzunda taşıyan tek adam...

Benim en büyük kahramanım Babam...

Soyadımın...
Vicdanımın...
İnsanlığımın...
Duruşumun...
Mücadelemin...
Deliliğimin...
Hayata bakışımın sebebi...

Mimarısın bütün iyi kötü huylarımın...
Ve ben hepsini seviyorum, senden bana en büyük miras olduğu için...
Kendimi çok seviyorum, baktıkça kendimde seni gördüğüm için...
Dünyanın tapusunu verseler elime vazgeç diye...
Dımdızlak, kuru ekmek elimde, senin yavrun olmayı seçerdim gene...
Mal, mülk, para...
Şan, şöhret, hava..
Hepsinin yalan olduğunu dünyevi hayatta,
Öteki tarafa giderken iki metre beze sarılacağımızı öğrettin ya bana...
Senin genlerini taşımanın onurunu, tüm hücrelerimde gururla hissediyorum...
Bin kere gelsem dünyaya, gene senin kızın olmak isterdim baba...

Hatalarımda bile sımsıkı "Çakırım" diye sarıldığın için bana...
Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrettiğin için baba...
Kahkahalarımın gücünü senden aldığım için...
Ne yaparsam "yakışıyor keratanın kızına" deyip beni yüreklendirdiğin için...
Yanında hep çocuk, hep şımarık kalabildiğim için...
Bin kere gelsem dünyaya, seçme şansı verseler bana,
Gene seni seçerdim "babam ol" diye baba...

Biranın köpüğünü,
Tavlanın erkeğini,
Beşiktaş'a duyduğun aşktan, futbolun keyfini,
Yüzmeyi, bisiklete binmeyi, atları sevmeyi
Kısacık ömürde her yerde keyif almayı bilmeyi
Kibar ve cadı...
Asil ve cazgır...
Şık ve serseri...
Asi ve sakin
Tatlı ve huysuz olabilmeyi...
Babamın kızıyım ben lafını...
Babam "sen" olduğun için "sevdim" ben baba...

Bin kere gelsem,
Bin kere ben olarak gelmek isterdim dünyaya...
Bin kere gelsem, bininde de babam sen ol isterdim baba...
Ben olmamı sağladığın için sonsuz teşekkürler...

Şam babası değil, gerçek baba olabilen, tüm babaların gününü kutluyorum.

Huzurlu bir hafta olsun.





13 Mayıs 2015 Çarşamba

Ojelerim Bozulmasın Diye Evlenmiyorum



Kaynağı belirsiz, tesadüfen bulduğum bu yazıyı şöyle bırakıyorum. İhtiyacı olan alsın!

Ben yoruldum, insanlar yorulmadı sormaktan. Neden evlenmiyor muşum? Kocalar kapıda sıraya dizildi de biz mi seçemedik? Düzgün bir adam karşımıza çıktı da biz mi istemedik? Aşık olduk da bekarlık kurumunun bize ihtiyacı var diye biz mi kaçtık?
Herkes evlenmek zorunda sanki...
Sevip aşık olmadığın biriyle evlenmektense evlenme daha iyi...
Kısmet demekten dilim damağım kurudu. Olmayacak dualara amin demekten dudaklarım yoruldu. O yüzden evlenmedim.
Yukarı tükürsem ıssız adam, aşağı tükürsem dingil! Hangisiyle evlenelim?
Zaten evlenince de hayatımıza kuş mu konuyormuş sanki?
Kamberliğin bana verdiği yetkiye dayanarak şunu söyleyebilirim ki, hazırlıkları da dahil olmak üzere total olarak kocaman bir fiyasko evlilik. Hangimiz gümüş makasa pul yapıştırıp kurdele sarmak istiyor?
Nişan tepsisi almak için kaç saatinizi sokaklarda geçirmek istersiniz?
O kadar dandirik ki her şey; buzdolabı seçmek bile problem. Bütün sülalenin parmağı her işin içinde maşallah! Gelinliğiniz hakkında bile her kafadan çıkan milyonlarca konuşma baloncuğu... Biri ak diyor öbürü kara! Aman da herkesin gönlü olsun derken, iki gönül bir olunca seyran olacak samanlık dar geliyor insana.
Düğün olayını hiç anlamış değilim keza. Neden bir adamla aynı evde yaşamaya başlıyorum diye dayımla karşılıklı Ankara havası oynuyoruz ki? Üstelik üzerimde beyaz ve ters mantar kostümüyle!
Bir de boyumdan büyük pastayı kılıçla kesiyoruz yanımdaki penguen kostümlü kocamla! Sebep?
Peki ya mutlu sondan sonra?
Bulaşığı, yalaşığı gırla evin içinde... Oje bile süremiyor insan. Sürsen bile yemek yaparken, bulaşık yıkarken bozuluyor zaten. Bütün gün işte çalış, akşam eve gel yemek yap, ortalığı toparla, bulaşıkları yıka... Aman tanrım yarın kaynanam geliyor sendromu da cabası...
Hepi topu bir pazar günümüz var o da ütüye kurban gidiyor. Bir de evin içinde dolaşan erkeksinin kılı, tüyü, pisliği... Sinirleri kulak memesi kıvamında cıvıklaşan  kadın çemkirmeye başlıyor. Ardından kavgalar, gürültüler ve ta ta tam! Hadi bakalım ben annemin evine gidiyorum.
Ondan sonra adliyenin önü boşanma kuyruğu...
İşte bu yüzden evlenmiyorum teyzelerim, amcalarım. Henüz bu yaşanacak, anlat anlat bitmeyecek sıkıntıları bana pembe gösterecek biriyle tanışmadım da ondan evlenmiyorum. Sırf sarılıp uyumak için bu kadar yükü taşıyabileceğimi düşündürmedi kimse de o yüzden hâlâ yalnız yaşıyorum.
Bir gün biri gelir, al bu da senin aptal cesaretin hadi evlenelim der ve beni ikna edebilecek kadar aşık ederse, ben de evlenirim belki. İşte o zaman gelini öpebilirsiniz.
Ama şimdilik ojelerim bozulmasın diye evlenmiyorum.
Fakat darısı başınıza İNŞALLAH!

5 Mayıs 2015 Salı

Hıdırellez



İnanışa göre Hıdırellez günü (5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece)  Hızır ile İlyas Peygamberler bir araya gelir. Hızır ve Hazreti İlyas'ın su kenarı ve doğada buluştuğuna inanıldığı için Hıdırellez günü genellikle kırlarda geçirilir.

Bugün bütün dileklerin ve duaların kabul olduğuna inanılır. Bunun için ilginç ve sıradışı Hıdırellez gelenekleri vardır. Gül ağacı bugünün sembollerinden biridir.
Hâlâ yapmadıysan hemen bir kağıda dileklerini yaz. İçine bozuk para koyup kırmızı kurdela ile bağladığın bir keseyi gül ağacına(yoksa bir çiçeğin ya da ağacın dalına) as. Ya da  bu dilekleri göm.
İnanış gereği gece(bu buluşma); bolluk, bereket ve yazın gelmesine işarettir. Bu gece dilenen dileklere Hızır yetişir.
Çok farklı ve ilginç ritüeller var bunlar yaşadığımız topluma ve imkanlarımıza göre değişir elbette!
Sahil kenarında yaşıyorsan bir akarsuya ya da denize, göle Hıdırellez sabahında dileklerinin yazılı olduğu kağıdı bırak ya da bu kağıdı sakla.
Ateş yakıp üstünden atlamak en bilinen ve kötü ruhların uzak durduğu, günahlardan arınma niteliği taşıdığına inanılan bir gelenektir. Aman dikkat ateşin üzerinden atlayacağım diye kendini tutuşturma!
Bunlar dışında dileklerini toprağın üzerine çizebilirsin ya da taşlarla resmini/maketini yapabilirsin. (Çizim konusunda pek iyi olmadığımdan gazete, dergi artık Allah ne verdiyse içinden kesip kağıtlara yapıştırdığım dileklerim de oldu benim. Ya ne var Hıdırellez'de gül ağacının dibine Kıvanç Tatlıtuğ'un fotoğrafını bıraktıysak, hayallerimizi satmadık ya!)
Hıdırellez'in enerjisine inanan biri olarak şunu söylemeliyim; Bu gece bol bol dua et, umut dolu ol ve şükret! Dileklerini inanarak ve yürekten iste!
Birazdan çıkıyorum önce bir gül ağacı bulacağım sonra dileklerimi o ağaca bağlayacağım(sabah erkenden alıp denize dökeceğim), akşamın sonunda ilk gördüğüm ateşin üzerinden 3 kez atlamayı da unutmamalıyım. Sonra eve gelip dua edeceğim. Bu gecenin hakkını vermek gerek öyle değil mi? Elimde sımsıkı tuttuğum dileklerle dolu bir kese, dilimde hep aynı duâ "hayırlısı" Ve yüreğimde o cümlenin getirdiği huzur; "Hatırlayın! Allah vermeyeceğini istetmez." 

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Akıl Defteri





Hayat tesadüflerle doludur. Bazen tesadüf sonucu hiç görmediğiniz bir arkadaşınızı görürsünüz; bazen de hayatınızı baştan aşağıya değiştirecek bir kadın gelir ve sizi bulur. Hiç tanımadığınız bir kadına üç gün gibi kısa bir sürede aşık olabilir misiniz? İmkansız demeyin! Aşk bu... Bir kedi kapınızdan içeri girdi ve yerleşti. Komik ve bir o kadar da şaşırtıcı olaylar tiyatro sahnesinde izleyici ile buluşuyor. Aşk bu, sakın dalga geçmeyin; her an kapınızdan içeri giriverir.

 Bugün saat 13:30 civarı Karşıyaka Çarşı'da sırt çantasıyla koşturan bir hatun gördüyseniz o bendim! Yine geç kalmak üzereyim o da ne tüm yollar kapanmış! Sebep? Bu yıl 51. Kez gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu'nun son etabı mı ne varmış hofff! Bir anda kendimi trafik polisine "ya ne zaman açılacak karşıya geçmem gerek, işim gücüm var" diye söylenirken buldum. Yarım saat sonra açılacak dedi iyi mi?! N'apsam? Bisikletlerden birini mi araklasam? Ya da dur dur havadaki helikoptere el kol hareketleri yapayım da belki fark edilirim ve pilot bana acıdığı için aşağı acil iniş yapar anca öyle yetişirim bu gidişle! Ay şimdi bayılacağım, oyun kafadan gitti diyerek yere oturdum zaten KentKart'ımı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyorum, moraller sıfır! Tam ağlamak için bütün şartlar hazırdı ki bi de ne göreyim büyük bir gafile İzban'a doğru topuk yapmış. Yukarıdan bir ses işittim "kalk kız soğan doğra" demedi tabii! "Kalk kız İzban'a koş, yetişirsin" Artık nasıl koşturduysam İzban'a geldiğimde ayaklarımı hissetmiyordum. Neyse işte öyle böyle derken oyuna son dakikalarda yetişmeyi başardım. (Bi ara İzban'da bildiğim bütün duaları ediyordum, bunun da etkisi var bence, nasıl yetiştiğimi hiç bilmiyorum.) Tiyatronun kapısına gelince önce görevliyi sonra arkadaşım Özge'yi görünce sevinçten çığlık atasım geldi ama yapmadım sadece pis bir şekilde sırıttım.

Gelelim ilk gösterimini yaptığı günden beri gitmek için çıldırdığım "Akıl Defteri" adlı iki kişilik komediye...
İşi, gücü, seyahatleri, akşam takılmaları rutine binen bir adamın sıkıcı ve aşırı düzenli hayatındaki en büyük gurur kaynağı/kaynakları ne? Tek kişilik hayatını geçirdiği tek kişilik evinde, çift kişilik yatağına attığı kadınların sayısı ve bu kadınların fotoğraf ve kişisel bilgilerini sayfa sayfa kaydettiği bir defteri...
Peki ya bu adamın hayatına ummadığı anda bir gün ansızın 'masal kahramanı' kafası yaşayan bir kadın giriverirse ne olur?
Olayların akışı oldukça komik ve eğlenceli bir hal alır. Fransız yazar Jean-Claude Carriere tarafından yazılan, Esen Özman'ın dilimize çevirdiği oyunun yönetmeni Levent Ulukut sadece yönetmekle kalmayıp Gülay Toprak'la sahneyi paylaşarak oyunun erkek kahramanı John Jack rolünü de üstlenmiştir. Yönetmen yardımcısı Rüçhan Gürel olmakla beraber, dekor ve kostümler Yıldız İpeklioğlu'nun elinden çıkmıştır.
Levent Ulukut ve Gülay Toprak oyun boyunca hiç düşmeyen performansları ve tükenmeyen enerjileri ile göz doldurdular diyebilirim. Hele bir sahne vardı ki oyunda erkek ve kadının büyük bir aşkla dans ettikleri... Etkilenmemek mümkün değildi. (İnsanda Tango kursuna yazılma isteği uyandıran cinsten adeta!) Oyun boyunca çalan Fransızca şarkılar resmen "kalk ve dans et" dedi bu da kayıtlara geçsin.
Kadınları tek gecelik bir heves olarak gören adamın, belki de anca rüyasında görebileceği türden bir ilişkiyle derinden sarsılışı, savruluşu, aşık oluşu ile ipin koptuğu nokta; kadın tüm hayalperestliğine rağmen bağlandığı adamın sürekli yanında olmasını değil, özlem duyabileceği bir birlikteliğin keyfini sürmek istiyor, adam kadının uğruna tüm düzenini bozarak kendi gerçekliğini terk ediyor. Oyunun sonunu yazmak istemiyorum çünkü bu yazıyı okuyup oyuna gitmeye heveslenen arkadaşlar olabilir.
Oyunu nasıl bulduğunu sorduğum arkadaşım her ne kadar "beklentilerimi karşılamadı ama fena değildi" dese de ben keyif aldım, fırsat bulursanız ve şehrinize gelmişse izleyin diyorum. Oyun sıkmıyor ve güldürürken düşündürüyor bunu da not düşeyim. Benim akıl defterim de bu blog işte ne yapalım yani?!