1 Ağustos 2015 Cumartesi

Olgunlaşmak

-ALINTI-


Artık eskisi gibi her hafta sonları birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.
Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.
"Ben demiştim", "Ben bilirim", "Ben zaten anlamıştım" sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun.
İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.
Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.
Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.
Kestirmeleri de öğrendim gide gele.
Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama kendimi yormaktan, hırpalamaktan yana değilim.
Gerektiğinde "HAYIR" demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.
Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı gelince elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.
Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.
Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum.
Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.
Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.
Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.
Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.
Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.
Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmak adına kendimi üzme tercihimi de kullanabilirim.
Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı.
Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.
Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.
İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden duruma "olgunluk" deniyor.
Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın dönemecinde bu olgunluk.
Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.
İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor.
Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Not: Yeni bir ay yepyeni ve hayırlı başlangıçlara vesile olsun inşallah!








28 Temmuz 2015 Salı

Emine Bacı'nın Yeri



Geçtiğimiz cumartesi günü Gökhan'la konuştuğumuz üzere Foça'da buluştuk.(Gökhan benim ortaokuldan arkadaşım ve aynı zamanda çocukluk aşkım. Tabii şimdilerde çok iyi birer dost olduk, hayat!)

Yeni Foça levhasından, Yeni Bağarası'na sapıp 2 km kadar yol alınca Zeytinköy'e varmadan yeşilliklerin içinde salaş bir kulübe karşılıyor bizi adı da Emine Bacı'nın Yeri.(Burayı elimizle koyduğumuz gibi bulamıyoruz öncelikle gözüme kestirdiğim taksici amcaya el kol hareketlerimle Emine Bacı'yı soruyorum. O da  "beni takip edin gençler" diyor ve yola koyuluyoruz. Neyse ki dakikalar sonra aradığımız yerdeyiz oh be!)

+Adama teşekkür etmedik yahu!
- Selektör yaptık ya!
+ Haaa! Tamam o zaman.
(O kadar acıkmıştım ki fark etmemişim.)

Yeşil çayırların içinde, derme çatma bir kulübe, bitmeyen kuş cıvıltıları ve kocaman incir ağacının altına atılmış plastik masa, sandalyeler var. Bunların etrafında dolaşan mayışık bir kediye doğru gülümseyerek ilerliyoruz. Bu sırada içeride Emine Bacı ve yardımcılarının harıl harıl çalıştığını görüyorum. "Kolay gelsin" dedikten sonra seçtiğimiz masaya oturuyoruz. Çok tatlı bir ablamız gelip siparişlerimizi alıyor. Ben Emine Bacı'nın spesyelinden(Otlu, mantarlı ve peynirli) alıyorum. Gökhan'da klasik gözlemeden vazgeçmiyor ve peynirli, patatesli istiyor. Siparişlerimizi beklerken acıkan karnımızı ovuşturuyor ve sohbete dalıyoruz ki zaman geçsin, gözlemeler gelsin. Bu sırada etrafa bakıyor ve bunca yıldır Foça'da bulunup burayı bu kadar geç keşfettiğim için kendime biraz kızıyorum.
Veee gözlemeler geliyor yanında da iki ayran!
Öyle lezzetli pişmişler ki lezzetini bir kez yakalayan damağım o tadı tekrar gelebilmem için belleğine kaydediyor.
Ciğerlerime dolan tertemiz hava, sımsıcak ilgi ve tadı damağımda kalan enfes gözlemeler ile burası bir harika dostum!



Gözlemelerimi yerken attığım şen kahkahalar ile ortalığı çınlatmış olacağım ki o tatlı abla yanıma gelip "gülüşüne bayıldım" deyiveriyor. Biraz da bu tatlı ablayla sohbet ettikten sonra kalkıyoruz.
Eveeet huzur arayışımızda bu haftaki durağımız Emine Bacı'nın Yeri oluyor. Ödemelerimizi yapmak ve bu marifetli ellere teşekkür etmek için içeriye giriyoruz. O da ne? Emine Bacı uzanmış yatıyor, ben bu lezzetin nedenini sorarken sesimizi duyunca kalkıp yerinden doğruluyor ve "benim ellerim değdi ondan o kadar lezzetli" diyor.


Gülerek ve teşekkür ederek oradan ayrılıyoruz.
Hafta sonu ve tatil zamanlarında aşırı kalabalık olduğunu söylüyorlar öyle ki
beklemek için saatler harcayabilirmişsin. Yine de ne yapıp ne et buraya uğramadan ve bu lezzetli gözlemelerden tatmadan ölme!

14 Temmuz 2015 Salı

35 Maddede İzmir'in Kızları



İzmirli kızlarla ilgili tonlarca şehir efsanesi vardır. Güzellikleriyle dillere pelesenk olmuş bu kızların gerçekten güzel olduğunu onaylayan bir kesim de vardır, abartıldığını düşünenler de. Güzellik göreceli tabii her düşünceye saygı duyarım. Eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı rahmetli Ahmet Piriştina'ya "İzmir'in kızları neden bu kadar güzel?" Diye sorulduğunda beni çok etkileyen şu cevabı vermiştir: "özgür oldukları için"
Doğma büyüme, anası babası İzmirli bir kız olarak ve İzmirli kız arkadaşlarımdan yola çıkarak (istisnalar kaideyi bozmaz) İzmirli kızlar hakkında söyleyecek bir şeylerim var,
Bu kızlar;

1) Genellikle köklerinde göçmenlik olduğu için beyaz olurlar. Bronzlaşmaları can yakıcı olur. Mutlaka ilk gün soyulurlar.

2) Uğruna şarkılar, şiirler yazılmıştır. O nedenle karşısındaki adamın bir mesaj bile yazmadığı zamanlarda kolayca fıttırırlar.

3) Kafalarında kayış kopmaz. Sinirleri bir anda zıplamaz. Asfalyaları vardır. O atar. Siz bunun ne olduğunu bir araştıradurun. Anlayan anlar.

4) Türkiye'nin güzel kadın ihtiyacını karşılarlar.

5) Makyajı ihtiyaçtan değil, hobi olarak yaparlar.

6) Güzelliklerinin farkında oldukları için zekasına iltifat eden adamlara bayılırlar.

7) İzmirliyim dediklerinde "belli" cevabına alışkındırlar. Etkilenmezler.

8) Diğer şehirlerce haklarında çıkarılan çirkin yakıştırmalara aldırmazlar. Yakıştırma yapan bir kızsa, muhtemelen sevgilisini bir İzmirliye kaptırmıştır veya sevgilisinin geçmişinde unutamadığı bir İzmirli vardır. Ha erkekse, istemiştir olmamıştır.

9) Herkese gülümsemeleri "günaydın" "iyi akşamlar, nasılsınız?" Demeleri oynaklıklarından değil medeniyetlerindendir.

10) Kahkahalarını 300 metreden duyarsınız. Gülmenin ayıbı mı olurmuş?!

11) Damarını kessen özgüven akar. Yürürken bakılmasının nedeni güzelliği değil, rüzgarıdır. Bir an denizden eser, bir an karadan. Moduna bağlı.

12) Konuşurken elini kolunu ve mimiklerini kullanır. İzlemek, dinlemekten daha keyiflidir.

 13) Yazı severler. Kışın yazlık kıyafetlerinin üzerine mont giyerler.

 14) Şekilci oldukları söylense de sevgilileri genellikle çirkindir.

15) Sevgililerini aileleriyle tanıştırmak istemeleri evlenmek istediklerinden değil, fikir almak istediklerindendir. Hemen havaya girmeyin. Ailesinin görüşleri birinci plandadır. Laf dinlerler.

16) En lüks restaurantta da yemek yerler. Sokaktaki kokoreççide de. Hele bi de midye tepsisinin başına geçtiler mi görsel şölen.

17) Baskıyla büyümemişlerdir. Bu nedenle ailelerine yalan söyleme ihtiyacı duymazlar.

18) Kıskanılmak, sahiplenilmek isterler ama fazla sıkıya gelemezler. Oraya gitme, bunu yapma, şunu giyme diyen sevgililerine "bana annem babam karışmıyo, sana n'oluyo" en kısa ve net cevaplarındandır.

 19) Pazar günü Çeşme'den, Foça'dan, Dikili'den, Gümüldür'den tuzlu saçlarıyla, bikinilerinin üzerindeki pareoyla dönerler. Şehir içinde bu halde bir kahve bile içerler. Dert değil!

20) İlk aşkı ortaokulda yaşamışlardır.

21) En az bir adamın hayatını karartmışlardır.

22) Deniz Gezmiş'i bilirler. Ailelerinden Nazım Hikmet'i, Yaşar Kemal'i, Aziz Nesin'i. Atatürk'e aşıktırlar.

23) Başka şehirlerde zorlanırlar. Neden yazın şort giydiklerinde insanların çok acayip bir şeymiş gibi onlara baktığını anlayamazlar. İzmir'e toprak öpecek şekilde dönerler.

 24) Harmandalı oynayan adamdan etkilenmemeleri mümkün değildir.

25) Abileriyle, ablalarıyla kankadırlar. Birlikte çıkarlar. Eve sarhoş dönerler.

26) Eğlenceli oldukları evlenilmeyecek kız oldukları anlamına gelmez. Eğlenmedikleri adamla bırak evlenmeyi sevgili bile olmazlar. Karşısındaki adamda ilk özgüven ararlar sonra muhabbet.

27) Her türlü piçlik vardır. Yeter ki canı istesin.

28) Eküri halinde gezerler. Diğer eküri kızlarının açıklarını, zayıf noktalarını bilirler. Zorda kalmadıkça kullanmazlar.

29) Evleri balkonludur. Beline kadar sarkarlar ancak düşmezler.

30) Efelikleri köklerinden gelir. Erkek gibi kafa tutarlar.

31) Restaurantta, cafede, vapurda veya otobüste ruj sürerler, allık tazelerler, tırnağı kırılırsa çantadan törpü çıkarıp kırılan yeri törpülerler.

32) Hiçbir mekanda kasmazlar. Oynamak isterse oynar, dertlenirse ağlar.

33) Mavi boncuk dağıtıp aklına yatmayan bir durumda hepsini geri toplar. Bunu o kadar akıllıca yapar ki kimse bana umut verdin diye hesap soramaz. Sorsa da cevap alamaz.

34) Babaları gibi rakı içerler. Kırmızı ojeli ellerine kadeh, derin muhabbetine Zeki Müren eşlik eder. Samimiyeti sarhoş eder.

35) Gerçekten sevdiklerinde kendi kurallarını da yıkarlar, duvarlarını da. Koca şehri yıkarlar adamın başına. Akıllıdırlar aslında, gerçekten aşık olana kadar.

Not: Kim yazdı bu yazıyı? Çok kıskandım o kadar net ve güzel anlatmış ki iyi ki İzmir kızıyım dedim ve tabii hemen paylaştım. Ha bi de fotoğrafımı koyup sonuna Sezen Aksu serpiştirdim bir miktar! Umarım sorun olmaz.




5 Temmuz 2015 Pazar

Güçlü Olmak Mı? Mutlu Olmak Mı?



Dünden beri internette Aylin Kotil'e ait olduğu belirtilmiş "Güçlü Olmak Mı? Olmamak Mı?" Başlıklı bir yazı dolaşıyor. Okudum, hoşuma gitti ve konuyla ilgili bir şeyler de ben yazayım istedim. Baştan söyleyeyim biraz uzun bir yazı olabilir ama elimden geldiğince sıkmadan yazmaya çalışacağım. Amacım bazı gerçekleri yüze adeta bir tokat kıvamında çarpmak hepsi bu! O zaman başlıyorum.
Güçlü kadın kimdir, kim değildir? Önce bunu bi anlayalım. Herkese göre farklı bir tanımı var elbet! Bana göre güçlü kadın; samimi, kompleksiz, dublor kullanmak zorunda olmayan bir baş rol oyuncusu (Allah'ım hayatımın geri kalan kısmında dublör kullanmak istiyorum diye bağırdığıma göre ben güçlü kadın değilim, ya da gücüm tükenmiş. Teşekkürler!)
Özgürdür, dik durmayı sever. Zeki, başarılı, kendine sonuna dek güvenen bir kadın profili çizer. Sırf bu yüzden en eğitimli, anlayışlı, çağdaş erkek tarafından bile hazmedilemez. Zira erkek egosu gereği kadının kendisine muhtaç olmasından hoşlanır. Yalan mı be?(Hımmm!) Şimdi böyle yazdım diye "sen feministsin" nidalarıyla üzerime çullanacaklara not: "Feminisit" ne demek anlamını bi araştır öyle konuşalım.
Güçlü kadın, ev işlerinden anladığı gibi evde bir şey bozulduğunda elinde alet çantası kendi tamir edebilir. Alışverişini kendi yapar ve ne kadar ağır olsa da poşetleri kendi taşır. Faturalarını kendi yatırır.
Sonra bir başka kadın çıkagelir. Çıtkırıldım bir kadın, öyle ki tırnağı kırılsa ortalığı ayağa kaldıracak cinsten. Hani nasıl desem "sensiz ben bir hiçim'ci" kadın kişisi. Her daim pohpohlanmak isteyen, evine bırakılması gereken, eşyalarını başkalarına taşıtan. Şu sokakta çantasını bile sevgilisine taşıtan tipler var ya heh işte tam olarak onlardan biri! İşlerini başkalarına yaptıran, kendine ayırdığı bol zamanda da kuaförden, AVM'den ve spor salonundan çıkmayan. Hep ilgiye, sevgiye ve bakıma muhtaç olduğunu söyleyen ya da bunu hissettiren zayıf kadın.
Arkasının sürekli olarak toplanması gerekir, yalnız kalmaz/kalmamalı yoksa ne yapacağını bilemez. Alimallah kurda kuşa yem bile olabilir. Güçlü kadınsa sadece bakakalır bu duruma. "Ulan benim de canım yanıyor, tek başıma her şeyi halletmek beni de yoruyor. Beni de sev, koru, kolla be adam!" Diyemez.
Öte yandan aşkı hissederek yaşar, aşık olduğunda öyle büyük beklentiler içerisine girmez, ilişkide problem çıkarmak yerine çözüm odaklıdır güçlü kadın. Erkeğin cebine değil yüreğine bakar yani karşısındaki erkekten sponsorluk değil sadece sevgi, güven ve huzur bekler.
Bu noktada Murathan Mungan cümleleriyle başbaşa bırakıyorum seni ey okur!

"Güçlü kadınlar, erkekleri zayıf kadınlardan daha iyi severler. Sevmek güç gerektirir çünkü. Zayıfların sevmek için bahaneleri, güçlülerinse gerekçeleri vardır. Arkalarında durabilecekleri gerekçeleri... Bahanelerse çabuk değişir, aşk, ihanet, sadakat ve benzerleri söz konusu olduğunda kadınlar zayıf mı, güçlü mü olduklarına bakmaksızın, kendilerini bütün kadınlarla bir tutarlar, oysa en başta zayıf kadınlarla güçlü kadınlar bir değildir. Erkekler niye olsun?"

Güçlü kadın, genelde herkes gibi hatta herkesten çok acı çeker. (Öyle sanıldığı gibi duygusuz değildir.) Farklı olarak her gün kuşanması gereken bir zırhı vardır; dışarıdan görünen dik baş, geniş ve sağlam omuzlar, sürekli gülümseyen bir surat! Ama o zırhın altında zırhından da ağır bir yorgunluk taşır. Ağladığını, incindiğini, üzüldüğünü çevresine göstermeden, kendisine acındırmadan yaşar. Acılarını, sıkıntılarını, ayrılıklarını içinde yaşayan kadındır güçlü kadın. Canı çok yanar, evde kendi başına kalkıp çorba yapamayacak derecede hasta olabilir, tüm dünyayı karşısına alabilecek kadar aşık da olabilir sonra mı? Sonra terk edilir. Üstelik karşısındaki terk ederken aynen şu cümleyi kurar ona; "sen güçlü bir kızsın, buna da alışırsın." İşte o an "ben güçlü biri değilim, güçlü kadın kim biliyor musun? Güçlü kadın senin anan! Senin gibi bir öküzü 9 ay karnında taşıyıp bu dünyaya getirebildiğine göre güçlü bir kadın olmalı, o kadının ellerinden öperim." Diye haykırmak ister.
Oturup günlerce, gecelerce ağlayabilir. Tek farkı gözyaşlarını sadece kendisi görsün ister.
Ağlarken aynada kendini izledin mi hiç? Ben izledim. Güçlü kadın da izlermiş öyle derler, süzülen gözyaşlarımı kendi ellerimle silerken sığınacak liman arayan zavallı bir gemi gibi gözüktüğümü biliyorum. Ancak tüm bunlara rağmen, ailemi sürekli ve daimi bir veli olarak görmediğim gibi, dostlarımı da içimi boşaltacağım çöp öğütücüler, sevgilimi de(şu an yok ama olduğunda) şiş bir cüzdan olarak görmedim hiçbir zaman. Allah'tan başka kimseden yardım dilenmek hoşuma gitmedi, bu belki de küçük yaşlardan beri "düştüğün yerden kendin kalkmalısın" telkinleriyle büyüdüğüm için böyle oldu bilemiyorum.
Ayağa kalkan, üstünü başını düzeltip, yaralarına pansuman yapan ve hayatına kaldığı yerden devam edendir güçlü kadın. Yaşadığı ne kadar kötü, olumsuz ve yıpratıcı olursa olsun ayakta durmayı başarabilen, hayata karşı duruşu olan kadındır güçlü kadın. Bu dengeyi bozacak hiçbir şeyi hayatında istemez buna karşılık ne istediğini bilen kadındır. Zaman ve enerjisini doğru yerde, doğru kişilerle harcamayı seçen, vazgeçmesi gerektiğinde çok zor olsa da bunu başarabilen kadındır.
Ben mi? güçlü kadın değil mutlu kadın olmak isterdim. Çünkü güçlü kadınlar terk ediliyor, sevilmiyorlar. Ha bi de şu var; güçlü kadınlar güçlü olabilmeyi kendileri seçmemiş, güçlü olmak zorunda bırakılmış kadınlardır bence.
Peki, olayın bilimsel boyutunu biliyor muyuz? "İnsan vücudu en fazla 45 del(birim) acıya dayanabilir. Doğum anında bir anne 57 del'e(birim'e) kadar acı çeker. Bu aynı zamanda 20 kemiğin kırılmasına eş değerdir." Yani kadın yaradılışı gereği güçlüdür ama ne kadar güçlü olursa olsun bir erkeğin onu koruması bambaşka bir olaydır bu da böyle bilinsin.

30 Haziran 2015 Salı

Bir İclal Aydın Yazısı



Şöyle pembe pembe açan yediveren gülleri istiyorum. Bahçe kapısının girişine dikeceğim... Arka bahçeye domates, maydanoz, soğan ve sarımsak, mevsimine göre çiçekler dikmeli...
Boş konserve kavanozlarını cam boyasıyla boyayıp tepelerine fırfırlar dikebilirim nihayet. Albümleri yerleştirmek, kitapları toparlamak, eskiyenleri ayırmak gerek.
Çekmeceler toparlanmalı, eskiler ihtiyacı olanlara verilmeli.
Geçen yıl İzmir dönüşü aldığım güveçleri kullanabilirim. Mangal yakarız, salatalar yaparız, karpuz kavun keseriz.
Öğlen yemeklerinde akşamdan kalma kadınbudu köfteye domates soslu kızartma ilave ederim. Kırmızı soğanlı, taze naneli salata yaparım.
Televizyon yok, birikmiş bütün kitaplarımı okurum.
Kafamı dinlerim...
Kışa biber ve bamya kuruturum.
Tarhana yapar, turşu kurarım. Erişte keserim.
Bulaşıklarımı ellerimle yıkarım. Pazara giderim.
Sabah bahçeden topladığım domatesle kahvaltılar hazırlarım. Kimse uyanmadan çayımı koyarım, yürüyerek gider, sıcak ekmekle gazetelerimi alırım.
Kekikli zeytinle, yumuşacık beyaz peynirle, taze tereyağıyla kahvaltı ederiz.
Sabahları radyodan klasik müzik dinleriz, akşamları Türk Sanat Müziği...
Evin içi çiçek ve deniz kremi kokar.
El danteli perdelerimi kaldırır, akşam üzeri fesleğenlerimi ve çiçeklerimi sularım.
Mutlaka bir zeytinyağlı pişiririm. Fasulye olur, imambeğendi(yoksa hünkar bayıldı mıydı, neydi, neyse) olur.
Otlarla yoğurtlu salatalar yaparız.
Evin hiçbir yerine saat koymam.
Akşam güneş battıktan sonra verandada çekirdek çitleriz. Saklambaç oynayan çocukları sesleri çok çıktığında uyarırız ve iç çekerek şükrediriz bu küçük mutluluk için...
Hayret!
Hiç böyle yazlar hayal etmezdim.
Artık toprakla, mutfakla, en yakınlarla dolu, dinlenmek için yaz gelsin ister oldum.
Ne düşünüyorsun diye soruyorlar bana. "Ne düşünüyorsun?" Boş boş bakıyor görünüyorum ama yaz hayali kuruyorum.
Oysa önümdeki kağıtlar üst üste, yaz boyu yürütmem gereken programları sıralıyor.
Bürolann, floresan ışıkları, bilgisayar tuşları, durmaksızın çalan telefonlar, verilmesi gereken yanıtlar, bitirilmesi gereken hesaplar, idare edilmesi gereken insanlar arasında bazen hayatımdan ümidi keser gibi oluyorum.
"Sesin niye böyle" diyorlar.
"Sesin niye böyle, bir şey mi var?"
Hiçbir şey yok, hiçbir şey...
Sadece şile bezi elbisemi giymek, başıma yazma takmak ve bahçe sulamak istiyorum.
Hepsi bu...





3 Haziran 2015 Çarşamba

Ceviz Ağacı


Nazım Hikmet'e Saygıyla!

Başım kopuk kopuk bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver gözlerinin gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında.

                                                                       



30 Mayıs 2015 Cumartesi

Ahçı Değil Aşçı!



En çok bunun doğrusunu öğrenmek için kursa yazıldım. Ahçı ne be? "Aşçı" güzel kardeşim yani aş yapan, yemek pişirmeyi kendine meslek edinmiş kimse. Bir öğrenemediniz şunu!
Aslında her şey annemin yaptığı güzel yemekleri kıskanıp "ben de böyle güzel yemekler yapacağım" dememle başladı, Sonra kendimi İzmir Olgunlaşma Enstitüsü'nün mutfağında buldum. Geçtiğimiz mart ayında da kursu başarıyla bitirip sertifikamı aldım.


Zor ama zevkli bir iş aşçılık; bunalınca kafa boşaltmak için çok yararlı bir terapi! Temiz bir tezgah, boş  bir kesme tahtası ve bıçak görünce dayanamayıp yemek yaparken keyiften dört köşe olan bir insansan sen de bendensin gel sarılalım.
Yalnız bu öyle tv programlarında, internette gördüğün videolardaki gibi kahkahalar eşliğinde Tiramisu yapmaya benzemiyor ki ben bizzat işin mutfağına girmiş biri olarak şunu söylemeliyim; Aşçılık dünyanın en güzel, en yaratıcı, en seksi fakat en tehlikeli mesleklerinden. (Kaya İzmir Thermal & Convention bana staj kapılarını açtı sağ olsun. Sertifikayı almadan önce zorunlu olarak yapmamız gereken bu staj süresince pek çok şey gözlemledim, öğrendim.)
Bi kere mutfağa girer girmez ocak başına geçemiyorsun, şanslıysan sebze hazırlık bölümünde haftalarca patates, soğan soyarsın, elin bıçağa alışsın diye! Ocak başına geçtiğinde de yemek yapmıyorsun başında sana tüm tarifleri verecek bir ustan olursa oh ne ala! Yoksa, kendi çabanla öğrendiğin bilgileri elinde not defteri bulaşıkhaneye ya da soğuk hava deposuna girdiğinde gizlice not edersin.
+45 derecede çalışırken, dondurulmuş bir sebze almak için -15 derecedeki soğuk hava deposuna giriyorsun. Çok fena hasta oldum ve mecburen rapor alıp staja gidemediğim günler oldu. Döndüğümde bünyem alışmıştı gerçi bu sefer de staj bitti!
 Kadın için cidden zor bir meslek ama imkansız değil. Erkek ağırlıklı bir ortamdasın öncelikle mesafeni koruman gerekiyor, takı, makyaj malzemesi vs kullanamıyorsun bunlar yasak ve gün içinde çeşitli küfürlere maruz kalabiliyorsun takma! Çünkü zamanla yarışıyorsun ve herkes stres altında, servis başlıyor. Servis bittikten sonra o güzel insanlar o güzel pamuk şekerlere dönüşüveriyorlar. Sen de öyle oluyorsun. Evliysen de düzenli bir hayatının olmadığını bilir, görür ve hissedersin. Kaldı ki resmi tatil günlerinde bile çalışıyor olabilme ihtimalin yüksek!
Sürekli kaynayan kazanlar, malzemeler, bin bir çeşit soslar, baharatlar, kokular ve tatlar başını döndürüyor ve  "yemek yapma sanatı" diye bir kavramın boşuna çıkmadığına şahit oluyorsun.
Yalnız çok dikkatli olmalısın. Şov yapacağım diye havaya bakarak doğrama yapmak gereksiz bir özgüven verir bıçağa bakarken bile parmaklarını alıp götürme ihtimalin yüksek! O yüzden ilk yıllar gözünü bıçaktan ayırmaman gerekiyor.
Servis görevlilerinin façası düzgün, senin akşama kadar didinip yaptığın yemeği o güzelim saçlarından bir tel düşürerek heba edebilirler. Çok laubali olmayıp aranı da iyi tutmaya bak!
Bazı yemeklerle ilgili sırları öğrendiğinde bunu kimseyle paylaşma! (Meslek sırrı denilen bir şey var.)
"Aşçılar da çok para alıyor yav!" diyenler olacaktır kulağını tıka!
Yani aşçılık sadece yemek pişirmek değil, çeşitli sanatlardan beslenip eğitimini almak gerekiyor. Ve tabii ki alanında uzman ustaların süzgecinden geçmeden hiçbir şey öğrenemezsin. Uzun lafın kısası bu yola yıllarını adaman gerekiyor.
Aşk gibidir biraz da dokunduğunda elin yanar, elin yandıkça canın, canın yandıkça acıya alışırsın ardından tadına doyamazsın. "Aşka ve yemek yapmaya sonunu düşünmeden başlayın" der bir söz sanırım her şeyi özetliyor.
Bir çeşit extreme spor dalı aslında omlet/krep yaparken tavada havaya atıp çevirmek filan of çok heyecanlı! Bu arada bizim sülalede de rahmetli anneannem bir numaralı aşçıymış, sonra kuzenlerimden biri de profesyonel aşçılardan. Genlerden bana da geçtiyse demek!
Neyse, iyi ki gitmişim şu kursa bi ton şey öğrendim, güzel bir çevrem oldu. emeği geçen herkese teşekkür ederim.




Sıradaki ilgi alanıma gelince "Kick Boks" Evet yanlış okumadın, kendimi hazır hissettiğimde bunun kursuna da gitmeyi düşünüyorum, "sen onu da kıvırırsın" dediğini duyar gibiyim. Ay hadi inşallah!
Bu arada kursun verdiği aşçı kıyafetleri bizde kaldı hal böyle olunca ben de ara sıra giyinip evde mutfağa dalıyorum bir sakıncası yoktur umarım anneaaağğğ!