1 Mart 2015 Pazar

Dünyayı İstiyorsan... Okuyan Bir Kızla Çık!



Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman okuduğu bir kitap bulunmasından anlayabilirsin. Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla. Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle, Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren. Joyce'un Ulysses'ini anladığını söylüyorsa entelektüel görünmeye çalışıyor demektir. Alice'i seviyor mu yoksa Alice mi olmak istiyor, bunu sor.
Okuyan bir kızla çıkmak kolaydır. Doğum gününde, yılbaşında ve yıldönümlerinde ona kitap alabilirsin. Ona sözcükler hediye et, şiirlerden, şarkılardan hediye sözcükler. Ona Neruda, Pound, Sexton, Cummings hediye et.
Kelimelerin aşk olduğuna inandığını bilsin. Gerçekle kitaplardaki gerçeği ayırt edebilir ama yine de yaşamını biraz da olsa, en sevdiği kitaptakine benzetmeye çalışacaktır. Bunda senin suçun yok.
Bir biçimde, bunu deneyecektir. Ona yalan söyle. Söz diziminden anlıyorsa, yalan söyleme ihtiyacını anlayacaktır. Sözcüklerin ardında başka şeyler var: niyet, değer, ayrıntılar, diyalog. Dünyanın sonu olmayacaktır.
Onu bırak. Çünkü okuyan bir kız çöküşlerin her zaman zirveyle biteceğini bilir. Çünkü her şeyin bir sonu olduğunu bilir. Hikayenin devamını her zaman yazabilirsin. Tekrar tekrar başlayabilir ve hâlâ kahraman olarak kalabilirsin. Bu hayatta bir iki kötü adama yer vardır.
Olmadığın her şey için neden korkasın ki? Okuyan kızlar bilirler ki tıpkı karakterler gibi insanlar da gelişebilirler. Twilight serisi istisnadır.
Eğer okuyan bir kız bulursan, yanından ayırma/ayrılma. Gecenin bir yarısında, kitabı göğsüne yaslamış ağlarken bulabilirsin onu, bu durumda ona çay yap ve sarıl. Onu birkaç saatliğine kaybedebilirsin ancak her zaman sana dönecektir. 
Kitaptaki karakterler gerçekmiş gibi konuşacaktır, çünkü bir anlık da olsa gerçektirler.
Ona bir sıcak hava balonunda ya da bir rock konserinde evlenme teklifi et. Ya da bir dahaki hastalığında gelişigüzel bir şekilde. Skype üzerinden teklif et.
O kadar sıkı gülümseyeceksin ki neden hâlâ kalbinin infilak etmemiş ve göğsünün kan içinde kalmamış olduğunu merak edeceksin. Yaşam öykünüzü yazacaksınız, garip isimli ve garip beğenileri olan çocuklarınız olacak. Çocuklarınıza Şapkalı Kedi'yi ve Aslan'ı aynı gün izletebilirsiniz, yaşlılığınızın kışında birlikte yürüyeceksiniz ve sen botlarındaki karı temizlerken, o mırıldanarak Keats okuyacak ezberinden.
Okuyan bir kızla çık çünkü bunu hak ediyorsun. Hayal edebilen en renkli hayatı sana verebilecek bir kıza layıksın. Eğer ona sadece monotonluk, kayıp saatler ve yarım yamalak öneriler verebileceksen, yalnız kalman daha hayırlı. Eğer dünyayı ve onun ardındaki dünyaları istiyorsan, okuyan bir kızla çık.
Ya da iyisi mi, yazan bir kızla çık sen.
                                                                                            
                                                                              Rosemarie Urquico
                                                                         
                                                                           Türkçeleştiren: Onur Çalı
                                                                   

15 Şubat 2015 Pazar

Allah'a Emanet Yaşıyoruz



Dünden beri düşünüyorum ne söylesem ne yazsam diye. Sinirim bozuldu, ağlıyorum, kelimeler anlamsız ve ne kadar acıdır ki hiçbir şey Özgecan'ı geri getirmeyecek. Hepimizin ortak ve tek arzusu kadın cinayetlerinin artık son bulması.
Psikoloji Bölümü Öğrencisi Özgecan Aslan 12 Şubat 2015 tarihinde bindiği Mersin Tok firmasına ait minibüsün şoförü, şoförün oğlu ve arkadaşları tarafından tecavüze uğramış ve daha sonra canice yakılarak öldürülmüş ve dereye atılmıştır.
Ben bir annenin; "Sabah kaldırdım, sütünü içirdim, harçlığını verdim, okula gönderdim, bir daha dönmedi." Ve bir babanın; "Toprak atmayın meleğime" sözleriyle parçalara ayrıldım. Dilerim katilleri en ağır cezayı çekerek acı içinde ölürler.
Bu ülkede kadın olmak gerçekten zor ve bu zorluklar saymakla bitmez; gideceğim yere, gideceğim vasıtayı, geçeceğim yolu düşünerek giyinmek zorunda kalıyorum, akşam geç bir vakitte dışarıda ıssız bir sokakta yürümek zorundaysam adımlarım hızlı, gözüm etrafta, çok dikkatli bir şekilde fakat korktuğumu belli etmeden ve çantamda biber gazı bulundurarak yürüyorum. Taksi, minibüs, otobüs gibi vasıtalarda en son yolcu olmamak için dua ediyor, bindiğim aracın plakasını alıp en yakın arkadaşlarıma mesaj atmak zorunda kalıyorum. Yalnız olduğum zaman dışarıdan sipariş geldiğinde 'tamam baba ben hallederim' diye boş eve bağırıyorum, eve gelirken kalabalık ve aydınlık yolları seçip bildiğim bütün duaları okuyorum, bir zamanlar anlam veremediğim ve sinir olduğum "sana değil çevreye güvenmiyorum" cümlesine şimdi saygı duyuyor ve sonuna kadar inanıyorum. Sokakta dikkat çekmemek adına makyajı abartmamaya özen gösteriyor hatta bazen makyaj bile yapmadan sokağa çıkıyorum. Erkek arkadaşlarım arasında "saat geç oldu ben artık kalkayım" lafımın hep alay konusu olmasına ne demeli? (Bu zerre umurumda olmadı zaten bana değer veriyorsan gece geç saatlere kadar dışarıda takılan bir insan olmadığımı anlar ve buna saygı duyarsın.) Yüz vermeyince "kezban" yüz verince "kaşar" muamelesi görmeyim diye erkekler ile aramdaki mesafeyi korumaya dikkat ediyorum. Ne kadar görmezden gelsem de yolda yürürken atılan laflar, yediğim sözlü tacizler midemi bulandırıyor artık! Yolda yürüyen biraz güzel kadın görünce yavaşlayan arabaların yaşattığı tedirginlik, daha dün 14 Şubat diye kız kıza gezdiğimiz Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesin'de arkadaşımla bana bir yavşağın(kusura bakmayın bu laf az bile!) "Bunlar çok sert çıkma teklifimi kabul etmezler" diye bağırması, gittiğim iş görüşmelerinin birindeki sapık ruhlu işverenin "akşam yemeğinde detayları konuşalım" lafının psikolojimi ne derece çökerttiğini, yıllar önce gündüz vakti vapur iskelesinden eve kadar beni koşturtan manyağın(bunu ailem duyunca korkar ya da üzülür diye onlara hiç bahsetmedim), yaşattığı korkuyu tahmin bile edemezsiniz. Eve geç kaldığımda annemin ve babamın yaşadığı tedirginliğe hak veriyorum. Dışarıda her türlü insan görünümlü yaratık mevcut! Hatırlarsınız bundan 3 yıl önce İzmir'in Balçova ve Konak ilçeleri'nde bankada çalışan Esra Yaşar'ı ardından İzmir Ekonomi Üniversitesi öğrencisi(ki bu benim o sırada okuduğum üniversite oluyor) Ayşe Selen Ayla'yı son olarak da "Azra" takma adlı travesti Mustafa Has'ı birer gün arayla öldüren seri katil Hamdi Ayri haberini.
Lise öğrencisi Münevver Karabulut'un 3 Mart 2009 tarihinde Cem Garipoğlu tarafından vahşice öldürülmesi hâlâ etkisinden kurtulamadığımız haberlerden sadece bir kaçı...
Hemen hemen her gün televizyonda denk gelen kadına şiddet ve cinayet haberleri. Onlardan biri ben, sen yani biz de olabiliriz. Peki ama kadınlardan ne istiyorsunuz? Nedir bu nefretiniz? Siz de bir kadından doğdunuz, sizin de ananız, bacınız ya da kız çocuğunuz var ha olmasa da bu bir kadına tecavüz etme ya da onu öldürme hakkı mı veriyor yani? Bak ne demiş Peygamber Efendimiz; "Kadınlar size Allah'ın emanetidir." Kadınlara giyinmeyi ve nasıl davranacağını değil, oğlunuza nasıl adam olunur onu öğretin bir zahmet!
Arkamdan gelen her insanı kontrol ederek yürümek zorunda mıyım? Şimdi ben bu iki yüzlü toplumun hangi suratına tükürmeliyim?
Kadın-erkek eşitliğini sağlamak için bütüncül politikalar üretilmedikçe, failler caydırıcı bir şekilde cezalandırılmadıkça ve toplumda yükselen şiddet kültürüne karşı önlem alınmadıkça bu sorunun çözülemeyeceğini biliyorum. Erkeklerin genelinden tiksiniyorum dediğimde feminist misin diye soran zavallılar ile ördeğe bile tecavüz ediliyor deyip bu olayın yaşanmasını gayet normal karşılayan kıt beyinlilerin var olduğu bir toplumda hayalindeki meslek ne diye sorsan 'pezevenklik' diye yanıt verecek olan şeref ve ahlak yoksunu heriflerle aynı havayı soluyoruz neticede Allah'a emanet yaşıyoruz!



31 Ocak 2015 Cumartesi

Tuzlu Kahvenin Hikayesi



Kıza bir partide rastlamıştı. Harika bir şeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki! Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı. Kız "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken delikanlı birden garsonu çağırdı.
"Bana biraz tuz getirir misiniz?" dedi. Kahveme koymak için.
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.
Kız merakla "Garip bir ağız tadınız var." Dedi. Delikanlı anlattı: "Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annemle babam hâlâ o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki"...
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri... Ev duygusu olan biri... Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...
O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu. Tatlı ve sıcak. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii! Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi prenses, prensle evlendi. Ve de sonsuza kadar çok mutlu yaşadılar.
Prenses ne zaman kahve yapsa prensine, içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu... Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü.
40 yıl sonra adam dünyaya veda etti. " Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu satırlarında:
"Sevgilim, bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim. Tuzlu kahvede...
İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki "şeker" diyecekken "tuz" çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken değiştirmeye o kadar utandım ki yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için bir sebep yok...
İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim. İkinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da"...
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.
Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey?" diye soracak oldu.
Gözleri nemlendi kadının. Çok tatlı! Dedi.


9 Ocak 2015 Cuma

Cemal Süreya



İkinci yeni hareketinin önde gelen şair ve kuramcılarından sayılan Cemal Süreya'nın ilk şiiri "Şarkısı Beyaz" Mülkiye dergisinin 8 Ocak 1953 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Geleneğe karşı olmasına rağmen geleneği şiirinde en güzel kullanan şairlerden birisiydi.
Kendine özgü söyleyiş biçimi ve şaşırtıcı buluşlarıyla, zengin birikimi ile duyarlı, çarpıcı, yoğun, diri imgeleriyle ikinci yeni şiirinin en başarılı örneklerini vermiştir. Ölümünden sonra adına bir şiir ödülü kondu. 1997'de Cemal Süreya arşivi yayımlandı.

Süreyya Olan Soyadını Değiştirmesi

Süreya'nın üvey kızı Gonca Uslu'nun aktardığına göre iddiaya girmeyi çok seven şair, arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girmiş, kaybederse soyadındaki "y" harfinden birini sildireceğini söylemiş. İddiayı kaybetmiş ve "Süreyya" olan soyadını "Süreya" olarak değiştirmiş. "Süreya" soyadı ilk kez 1956 yılında yayımlanan "Elma" şiirinde görüldü.
Kaynak: Wikipedia

Ölümünün 25. Yılı'nda saygıyla andığım bu büyük şairi anlatmaya nereden başlayacağımı bilemedim. Yazıp yazıp sildim, olmadı. Neresinden başlamalıydım bir şairi anlatmaya? Hayatından mı?, sanatından mı?, sevdiği kadın adlarından mı?. Bilmiyordum. Dizelerinde çoğu kez kaybolurum çoğu kez de kendimi bulurum. Sosyal gösteriş platformlarında adına ait olmayan şiirler dolaşırken hayatından bir kuple bilgi, sanatından bir tutam şiir sunmadan olmazdı. Oturdum sandalyeme, aldım kahvemi elime, kulağımda hafif bir müzik, önce gözlerimi kapattım, sonra derin bir nefes aldım. Ne de olsa kolay değildi bloga taşımaya çalışmak koca devi...


"Şimdi sen kalkıp gidiyorsun ya git
Gözlerin durur mu onlarda gidiyorlar. Gitsinler."
                         ***

"Şık olmalı kadın dediğin!
Gelişi,
Gülüşü,
Bakışı,
Duruşu...
Hatta;
Gidişi bile."
                   ***

"İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman

Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.

Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde gösterisi zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni."
                     ***

"Saat on ikiden sonra,
Bütün içkiler
Şaraptır."


"Yemek yemek üzerine ne düşünürsünüz bilmem
Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı."
                     ***


"Güzelsin sevgilim,
Ama çok yakından."
                   ***


"Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez.
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar

Bütün kara parçalarında
Afrika dahil."
                       ***


"Ay ışığında oturuyorduk, bileğinden öptüm seni...
Sonra ayakta öptüm, dudağından öptüm seni... Kapı aralığında öptüm, soluğundan öptüm seni... Bahçede çocuklar vardı, çocuğundan öptüm seni... İliğinden öptüm, kasığından öptüm seni."
                       ***


"Bazı adamlar, incitmeden sevemezdi... Kırardı, dökerdi, yangınlar bırakırdı arkalarında... Bazı adamlarsa, tüm geçmişi unutturur, parmak uçlarından öperdi."
                        ***

"Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?"
                     ***


"Mutlu olmanın yolunu, karşıdakini mutlu etmek sanıyorduk.
Yanıldık!
Çünkü ne kadar mutlu ettiysek,
O kadar yalnız kaldık."
                 ***

"Açık çay içerdi hep
Demli olunca diğer tarafından beni göremezmiş.
Öyle derdi."
                ***


"Uzaktan seviyorum seni!
Kokunu alamadan,
Boynuna sarılamadan
Yüzüne dokunamadan
Sadece seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni!
Elini tutmadan
Yüreğine dokunmadan.
Gözlerinde dalıp dalıp gitmeden.
Şu üç günlük sevdalara inat,
Serserice değil adam gibi seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni!
Yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden.
En çılgın kahkahalarına ortak olmadan
En sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan.

Öyle uzaktan seviyorum seni!
Kırmadan,
Dökmeden,
Parçalamadan,
Üzmeden,
Ağlatmadan,
Uzaktan seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni;
Sana söylemek istediğim her kelimeyi,
Dilimde parçalayarak seviyorum.
Damla damla dökülürken kelimelerim,
Masum beyaz bir kağıtta seviyorum."
                    ***


"Kadınlar susarak gider!

Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için. Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez. Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der. Erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha bir çok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir.
Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar. Bu yüzdendir konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar. Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır. Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma! Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır. Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelir bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez.
Bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hâlâ ümidi vardır kadının. Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur. Daha önemlisi, o adamı hâlâ seviyordur.

Kadın susarak gider!
En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir. O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir. Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir. Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir. Kadın gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir. Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider. Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır.
Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir. Çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir."
                                      ***


"Herkes bir şeyler söyledi kendine göre; bir kadın döktüre döktüre susuyordu."













31 Aralık 2014 Çarşamba

Gelsin 2015 Bildiği Gibi!



"Geçip giden huhuuu zamanları huhuuu bir yerlerde bulsam, sonra üzülsem üzüldüğüme üzülsem"?? Hay Allah'ım nereden geliyor aklıma böyle eksantrik şarkılar bilmem ki! Mirkelam arka fonda şarkısını söyleyip dursun ben de yeni yıl içerikli yazımı yazayım. Bayanlar ve baylar bir yılı daha devirmek üzereyiz iyisiyle kötüsüyle, acısıyla tatlısıyla... Yarın için "sıradan bir gün işte aman gelsin 2015 bildiği gibi" diyenlerden misiniz yoksa "çok özel bir gün diye aylar öncesinden hazırlık yapıp yarının sürprizlerini düşünmekten bu gece heyecan içinde uyuyamayanlardan mısınız?" Ben ikisi de! Şöyle bir 2014'ün muhasebesini yaptım da bilanço baya ağır çıktı. Kan, gözyaşı, yıkılan binalar, yerle bir olan hayatlar, doğal afetler, insanoğlunun bitip tükenmeyen çilesinin yanında aç gözlülüğü, lanet olası hırsı, ve bir türlü tatmin edemediği egosu yüzünden ekolojik dengelerin bozulması ve bu sebeple dünyanın yaşanmaz bir hal almaya başlaması, stres, hayal kırıklıkları, acılar, mutsuzluklar, yapılamayan ya da bozulan planlar, ertelenen bin bir çeşit iş, yetmeyen zaman, kavgalar, ayrılıklar, ölümler... Hiç mi iyi bir şey aklıma gelmedi? Geldi! Ve o iyi şeylerin katlanarak 2015 yılında da hak eden herkesi bulmasını diliyorum. Hem benim öyle herhangi bir beklentim de yok, ne de olsa "beklentiler sadece üzer." Sadece şu kadarını söylemek istiyorum;
Gönlünden geçenle senin için hayırlı olanın kesiştiği yolda, umutsuzluğuna göz alıcı parlaklıkta bir ışık, sevgisizliğine sımsıcak bir kalp, yılmışlığına ve tükenmişliğine kocaman bir güç, yaralarına pansuman, kayboluşuna bir buluş, bezmişliğine yenilik, kaybedişine zaferler, mutsuzluğuna en içten ve gerçekçi kahkahalar, hastalığına şifa, derdine deva, iyiliğine ve güzelliğine şans, yalnızlığına sarılacak bir dost, açılmasını istediğin kapılar, çok zevk alarak uğraşacağın bir iş, yeni keşfedeceğin yerler ve yeni tanışacağın insanlar, öğrenince şaşıracağın bilgiler ve okumak için sabırsızlanacağın kitaplar, kursakta kalmayan hevesler edin!
Yanlışları, haksızlıkları, kalp kırmaları, hor görmeleri, şikayetleri, içi dışı bir olmayıp arkandan iş çevirenleri, huzur bozucuları, seni sürekli olarak hayal kırıklığına uğratanları, yaşamını aydınlatamayıp seni karanlığa itenleri, elini uzattığında o eli kendine doğru çekemeyenleri 2014'e göm!

Arkadaşım geçen gün Prof. Dr. Ahmet Salim Göktepe'nin aşağıda paylaştığım bir yazısını okuttu bana. Şimdi senden bu yazıyı hayatındaki insanları gözden geçirerek dikkatli bir şekilde okumanı istiyorum. Aklını başına aldığın iyi bir yıl olması dileğiyle...





20 Aralık 2014 Cumartesi

Bazı Biz Kadınlar



Bu aralar bende alışkanlık oldu bir şekilde karşıma çıkan yazıları önce defterime yazıyor sonra da bloga kaydediyorum. Hani deftere bir şey olsa da blog ölümsüz kalacakmış gibi düşünüyorum. İşte o yazılardan biri daha!

Bazı kadınlar sol göğsünün altında mayın taşır beyler. Ve oraya ilk ayak basan adam ayağını çekip gitmeye kalkışırsa eğer; mayın patlar, kadın dağılır, adam ölür, kadının sol göğsünde.
Sonra bir daha kim gelip giderse gitsin sol göğsün altındaki kente, asla aynı etki yaşanmaz. Bir mayın bir defa patlar beyler.
Bir kadın, gerçekten bir defa sever. "Bir şiir bir kez yazılır, bir kitap bir kez okunur" gibi çürütülebilir bir tez değildir bu. Bir insan bir kez ölür, türündendir. Hatta düpedüz eşdeğerdir ikisi. Ve sevgilim, sana gelince:
Eğer bir gün uğrarsan sol göğsümün altındaki kente, hüzünlü bir sesle: "Buralar bir zamanlar hep benimdi" diyeceksin kendine.

***
Bazı kadınlar makyajını ağlayarak temizler.
Mutluluğun bir sırrı var mı bilmem ama bir sınırı var elbet!
Size uzatılan her el ve her yürek bir gün geri çekilecek.
Her mutluluk ya yarım kalacak ya yavaşça eksilecek.
Herkes en az bir kez terk edilecek.
Ve ne yazık ki
Her şarkı eskiyecek. (İstisnalar hariç elbet!)

Her neyse

Biz kadınlar saç uçlarımızda hüzün taşırız beyler.
Sanırız ki saçlarımızdaki kırıkları aldırırsak
Sarılacak tüm kırıklarımız
Sağlıklı saçlar hayatımızın alçısı olacak,
Hayatımız daha fazla alçalmayacak
Yanılıyoruz aslında.
Canımız cehennem bizim.
Ağlayarak söndürmeye devam edeceğiz
Dişlerimizi sıkıp
Bilmem kaç vedaya daha göğüs gereceğiz.
Ama o ilk mayın, o ilk dağılış, parçalanış, unutulmayacak.
Çünkü bir söküğü diktiğinizde, eskisi gibi görünmez.
Ne zaman yaralansak, ilk yara izimizi anımsarız.
Kaç kez terk edilirsek edilelim, ilk gidene ağlarız.

Evren dolusu yükü omuzlayan biz, bir çocuk kadar da uysalız.
Ama neden
Sevdiğimiz adamlar, hiç okşamaz başımızı?
Bir masal örtmezler üstümüze uyku öncesi,
Neden
Gerçek bir şefkatle sevmezler ki?
Kadınlığımızı geçtim lakin,
İçimizdeki küçük kız çocuğuna yazık değil mi?

Evet;
Her kadın bir parça şairdir
Yalnızca doğru adam tarafından terk edilmesi gerekir.

Ama
Yine de
Şair olmak istediğimizi
Kim söyledi ki?








 

13 Aralık 2014 Cumartesi

Veda Etmeyi Sevmiyorum


Zordur çünkü elveda diyebilmek... Zor iştir güzel anılarını uzak siluetlere yolcu etmek. Kıyamadıklarını zamanın hoyrat girdabına uğurlamak... Zordur en yakınındakine uzaktan bakabilmek... Hüzünlerin ve mutlulukların tadını sararmış sayfalarda bırakabilmek. Çok zordur bitmeden başlamaya mecbur olmak hatta buna mecbur bırakılmak.
Hayatın ta kendisidir yaşadıklarımız, yaşamanın en doruk noktasında hatıralarımız.
Kimi zaman beraber güldük katıla katıla, kahkahalarla doyasıya! Sanki bir gün elveda diyeceğimizi bilirmişçesine. Kimi zaman beraber ağladık. Birimizin içini acıtan diğerinin ciğerini yakardı öyle değil mi? Ama hayat bu işte gün geliyor en sevdiklerine veda ederken buluyorsun kendini ya işte o an dünya başına yıkılmışçasına olduğun yerde kalakalıyorsun.
Hem ben veda etmeyi sevmediğim için yazlık kıyafetlerimi kaldırırken öpüp "seneye tekrar görüşürüz" diyen insanım düşün birisine ya da bir şeye veda etmek bana nasıl bir zulümdür?!
Şu yaşıma kadar kaç veda sığdırdım ömrüme? Kaç kişiye veda etmek zorunda kaldım? Kaç kişi veda etti bana? Kimisi sessizdi bu vedaların, kimisi ortalığı ayağa kaldırdı, kimisi zorunlu yapıldı, kimisi öylesine, kimisi şerefsizce yapıldı, kimisi asilce... Sanırım duyduğum en anlamlı veda cümlesi de buydu; "Bazen hep tekrar edip sussak da bazen de gitmek gerekir sırf geri dönebilmek için."

2014'e veda ederken bir şeyler yazmak geldi içimden ben de yazıyorum öyleyse; güldük, mutlu olduk, coştuk, çıldırdık, durulduk, sinirlendik, bağırdık, özledik, üzüldük, ağladık. Güzel şeyler öğrendik, yeni yerler keşfettik, yeni arkadaşlıklar edindik, sevginin evrenselliğini, umut etmenin verdiği vitaminsel etkiyi, gözyaşının ardından gelen bekleyişi, en önemlisi birilerine ya da bir şeylere sabretmeyi öğrendik ki bunun için en sevdiğim sözü tek geçiyorum: "Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktır." Şeyh Edebali nasıl güzel özetlemiş! Hırçın, öfkeli, yırtıcı ve ürkütücü şimşeklerden sonra yağan o görkemli yağmurlarda ıslandık, uysal ama rengarenk gökkuşaklarını ise kaçımız o güzel kafasını kaldırıp görebildi? Gökyüzüne bakın! Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, hiçbir şey bilmiyormuş gibi hissedersin ya bu huzur verir demişler bence sonuna kadar haklılar!
Gerçekleşmesi imkansız gibi görünen fakat gerçekleşen dilekler tutmayı öğrendik, bağırmadan konuşmayı, konuşurken susmayı, hatalı olduğumuz noktada özür dilemeyi, var olmanın yok olmaktan sonraki evre olduğunu ya da yok olmanın alabildiğince var olduğunu... Gün yüzüne çıkmamış kızgınlıkları Kaf Dağı'nın ardında saklamayı, özgürlüğü, sevgiyi en çok da adaleti aradık... Sadece kendimiz için değil başkaları için de dua edebilmeyi öğrendik belki.
                        

                                Kendi adıma 2014 nasıl geçti?

Güzel şeyler buldum, güzel insanlar tanıdım. Hayatı sorguladım farklı insanlarda, farklıydı iklimleri ve kişilikleri ben onları öyle kabul ettim. Sevmediğim ama saygı duyduğum çok insan girdi hayatıma ve ben hepsinden bir şeyler öğrendim.
Mutluluğu aramayı bıraktım onun yerine mutluluğu yaratmaya karar verdim nasılsa bu insanın elindeydi ve fark etmesi için bir sihirli değneye de ihtiyacı yoktu. Daha çok kitap okudum, daha az televizyon izledim, daha çok gezdim, daha az eve kapandım, daha çok güldüm, daha az ağlamaya çalıştım(çünkü bu bazen insanın elinde olmuyor.) Daha çok paylaştım daha az kendime sakladım, daha çok bulutlara baktım, müzik dinledim, spor yaptım filan. Aşçılık kursuna yazıldım ki bu yıl içinde verdiğim en doğru kararımdı diyebilirim. Daha az nefret ettim, daha çok sevdim, anlamaya çalıştım.
İçimde çıkan isyanları nasıl bastıracağımı, başarısızlığımda benim için gereken ıslahatları, yüreğimin merkezi otoritesini korumayı öğrendim.
                        

                                         Dahası...

Bazı kötülükleri, nefretleri, hataları, çirkinlikleri, hüzünleri, insanları, gözyaşlarını görmezden geldim. Kendimi bilmem gerektiğini anladım; nerede olduğumu, nasıl olmam gerektiğini ve neye ya da kime ihtiyacım olduğunu, yüreğimin ısınmadığı insanlardan uzak durmayı, kendi veznimi çözebilmeyi başardım. Beni sürekli olarak hayal kırıklığına uğratan insanları sevmeye devam etmemem gerektiğini en önemlisi de vazgeçebilmeyi öğrendim.

"Boş verdiklerim var benim.
Artık vazgeçtiklerim.
Olmazsa olmaz dediklerimin,
Olmayabileceğini de öğrendim.
Neyse... dediklerim var benim.
Sağlık olsun deyip geçtiklerim
Hem ben artık,
Eski ben de değilim!
Hayallerim yok benim ve
Şöyle olsa ne güzel olur! dediklerim.
Hayırlısı olsun demeyi öğrendiğim gün,
Hayallerimden vazgeçtim."
                                   
Sadece birisinin gözlerinin içine bakıp "sana güveniyorum" diyemedim. Bunu bu yıl da başarabilmeyi öğrenemedim.