17 Kasım 2016 Perşembe

Aşk ve Tutkunun Dansı: Tango



Arjantin'in arka sokaklarında doğan ve tüm dünyaya hızla yayılan bu dans; kimileri için Al Paçino'nun Kadın Kokusu filmindeki dansı kimileri için hayatın ta kendisidir.
Yazıyı yazmadan önce Tango'nun tarihçesine şöyle bir göz attım da; Arjantin'in arka sokaklarında ilk çıktığı dönemlerde ayıplanan, hor görülen bir dansmış Tango. Büyük şehre alışamamış göçmenler sıkıntılarını, hüzünlerini bu dansla atarlarmış sokaklarda. Daha sonra bu dans salonlara ve tüm dünyaya yayılmaya başlamış. Derken bana kadar ulaşmış olacak ki Facebook'da tesadüfen gördüğüm İzmir Tango Akademi'nin "İLK DERS ÜCRETSİZ" etkinliğine katıldım ve geçtiğimiz cumartesi günü soluğu burada aldım. Biraz merak biraz ilgi ve biraz da gündelik hayatın yorgunluğunu kafamdan atmak için salona giriş yaptığımda fonda; içerisinde hırçınlık, asilik, küstahlık gibi bazı duygular ile kalp kırıklıkları ve paramparça hayaller neticesinde melankoliyi taşıyan Tango müziği ile beraber kapıyı güler yüzlü, öğretmekten ve dans etmekten keyif aldığı belli hocamız açtı. Akademiden içeri girer girmez tango müziğini duyuyor ve o müzik eşliğinde dans eden bir sürü kişiyi görüyorsun.
İyi ki gelmişim be!
Önce oturacak bir yer arıyorsun kendine, köşede uygun yeri bulduktan sonra koltuğa oturup kalkman bir oluyor; o muhteşem müzik, başını döndürmeye yetebiliyor. Salon birazcık dar ve katılan kişi sayısı fazla olsa da 1 saat 15 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorsun bile. Sonra hoca partnerin oluyor(ders esnasında hocanın yönlendirmesiyle partnerler değişebiliyor.) ve başlıyor kuralları öğretmeye...
Bir şarkı bitiyor ama dans devam ediyor. Evet ikinci şarkı da bitiyor. Bu sırada partner değişimleri, dansın hareketlerini doğru algılayıp pratikte uygulayabilme çabası derken o da ne şarkı bitti.
Ve şarkı tekrar başlıyor, konuşma kesiliyor, ritmi birlikte yakalamaya başlıyoruz. İçeride farklı insanlar, farklı duygular ama dört ayak olmuş tek bedenler var.
Aşk ve tutkunun dansıdır Tango!
"Erkek kadına tuzaklar kurar. Kadın da o tuzaktan kurtulmaya çalışır. Tango budur! Ayaklarıma bakma; tuzağa düşersin. Göğsümü izle! Göğsüm kuracağım tuzağı ele verecektir. Tangoda ayaklar bir ayrıntıdır. Bu, tuzakların dansıdır." Demiş birileri gerçekten de öyleymiş.
Derste hocamız sürekli erkek "lider" kadın da "takipçi" rollerindedir dedi. Yani dansı erkek yönetir kadın da peşinden gelir. Arjantin asıllı Virginia Kelly ise; "Tango halen evrim içinde ve sürekli değişiyor; karşılıklı yol göstericilik dansçıların hareket alanını ve repertuvarını genişleten bir şey" diyor.
Ben çok keyif aldım ve fırsat bulursam gitmeyi düşünüyorum. İzmir'de olan arkadaşlar için biraz bilgi vereyim; Kişi başı 150 TL öğrenci için 125 TL haftada 1 gün o da cumartesi eğer talep olursa hafta içi bir güne de ders koyabiliyorlar. Sıcak bir ekip ve sevimli bir okul burası, detaylı bilgi için; www.izmirtangoakademi.com adresini ziyaret edebilir ya da +90 0530 821 90 71 ve +90 0507 036 7430 numaralı telefonlardan ilk ders için rezervasyon yaptırıp kursla ve dansla ilgili aklına takılan her şeyi sorabilirsin.

 Unutmadan, Tango'yu bir de aşık olduğun kişi ile yapmanı dilerim.


22 Ekim 2016 Cumartesi

Sevgim Acıyor

                                                                     
                                              


Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup ta
Ötede beride yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
Sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
Sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
Sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim falan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

                                                      Turgut Uyar


Unutmadan; şiir seven, şiirden anlayan ve şiir gibi olan kadınları öyle alelade bir şekilde sevemezsiniz bayım.

15 Ekim 2016 Cumartesi

1 MİM Molası



Blogunu ve kendisini yeni tanıma fırsatı bulduğum Turgay Aksoy beni MİM'lemiş. Teşekkür ediyorum ve sorularını hemen cevaplamaya başlıyorum.

Bu arada gerçekten keyifli bir blogu var takip etmeni tavsiye ederim. http://turgayaksoy.blogspot.com.tr/

1) Nasıl blog yazmaya başladınız?

Açıkçası yazmayı küçük yaşlardan beri çok seviyorum. Lisedeyken günlük tutma merakımdan bugünlere kadar geldim çok şükür! Öte yandan yazmak benim için bir ihtiyaç zira kendimi yazarak daha iyi ifade ettiğimi düşünüyorum. Çoğu kez söyleyeceklerimin tükendiği noktada yazarak nefes almaya çalıştım bile diyebilirim. Ve blog yazma macerama gelirsek; o, bir gece Athena'nın Senden Benden Bizden şarkısını mırıldanırken kendiliğinden gelişiverdi. Sonuç; 2010 yılından beri blog yazıyorum ve ileride torunlarıma bırakabileceğim en değerli mirasımın bu blog olacağına inanıyorum.

2) Blogunda daha önce yazmadığın bir tarzda yazacak olsan bu ne olurdu?

Blogum herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği türde yazılarla dolu olduğu için daha önceden yazmadığım/yazamadığım sanırım sadece moda konusu var bir tek onda kendimi yetersiz hissediyorum diyebilirim. Onun dışında bir de kalemi kadar hayal gücü de kuvvetli hikaye yazarlarına çok imreniyorum o hikayelerden kitap bile çıkıyor ah!

3) Bloglarda okumayı en sevdiğin konular nelerdir?

Her türlü blog yazısını okumayı severim ama dediğim gibi hikaye tarzı yazılar beni daha çok cezbediyor. Bir de kişisel, seyahat ve yemek blogları favorilerim arasındadır.

4) Hayatta en çok yapmak istediğin 3 şey nedir?

3 şey ile sınırlanmış olmam birazcık düşünmeme sebep oldu ama şöyle sıralayabilirim;

- İtalya'ya gitmek bunu yapmayı o kadar çok istiyorum ki inşallah bir gün oradan yazılar yazarım.

- Kitap yazmak sanırım hayatı boyunca bunu yapmayı istemeyen bir kişi yoktur. Ben de dahil!

- Evlenmek Ha ha ha! Tamam istiyorum belki de o kadar çok değil onun yerine adrenalin dolu bir spor yapmak daha çok istediğim bir şey mesela Bungee Jumping! Azıcık cesaretin varsa kenara kadar gelip kendini yüksekten boşluğa bıraktığın an yaşadığın zevki sana şu hayatta çok az şey verir diye düşünüyorum.

Arkadaşlar sıra sizde diyor ve MİM'liyorum:

http://ruhsuzatmaca.blogspot.com/
http://biricitinyeri.blogspot.com.tr/
http://www.hayatreceli.com/
http://www.istanbulistanbulolali.com/




9 Ekim 2016 Pazar

Güzel İnsan Biriktirmek



Zaman zaman eskicilerin, antikacıların olduğu yerlere gitmek, oralarda dolaşmak ilginç deneyimler kazandırır.
Zamanın tüm etkisini üzerinde taşıyan binlerce nesne, bu dükkanlarda yan yana, üst üste yerleştirilmiştir.
Kim bilir ne anılara, ne zamanlara tanıklık etmiştir buradaki nesneler.
Kimler dokunmuştur onlara?
İnsanlar yok olup giderken, bu nesneler anılarını içlerinde taşımaya devam ederler.
Sonra birileri gelip, hiç tanımadığı birilerinin anılarını satın alır.
İlginç bir duygudur "biriktirmek"...
Oyuncak biriktirmek ile başlar biriktirme serüveni.
Sonra çeşitlenir biriktirmeye konu olan şeyler.
Önceleri masumca ve eğlencelidir aslında bir şeyler biriktirmek.
Defterin arasına koyduğun çiçekleri,
yolculuk, müze giriş, sinema, tiyatro, maç vs. biletlerini,
Arkadaşlarından gelen notları biriktirirsin...
Bazıları için sadece kendine ait olanı biriktirmek yeterlidir.
Bazıları ise, dünyanın tüm anılarını içinde saklayan nesneleri biriktirmek ister.
Her ikisi de "insanlık belleği" için çok değerlidir.
Ancak tüm bu biriktirmeler içinde bir tanesi vardır ki, o en değerlisidir.
En değerli olan "iyi insan" biriktirmektir.
İnsanı geliştiren de, onun daha iyi olmasını sağlayan da, işte bu iyi insan biriktirmeleridir.
Bu hem zor, hem de kolaydır.
Zordur; her insan iyidir, bazıları ise gerçekten iyidir. Gerçek iyileri bulmak zaman ve çaba ister.
Kolaydır; siz iyi bir insansanız, iyi insanlar da sizi bulur.
Çocuklara nesne biriktirmek yerine iyi insan biriktirmeyi öğretebilirsek, hem hayat daha hafif, hem de dünya daha güzel olacaktır.
Cemal Süreya'nın dediği gibi:
"Güzel hayat isteyen, güzel insan biriktirsin."

-ALINTI-

Not: Ve bir de sabredip içimizde biriktirdiklerimiz var, söylenmesi için doğru zamanı bekleyen...

22 Eylül 2016 Perşembe

Yassıca Ada



İzmir'in Urla açıklarında bulunan Yassıca ada İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı tesis ve düzenlemelerle İzmirlilerin gözde tatil yerlerinden biri. Yaz aylarında İZDENİZ'in düzenlediği günü birlik vapur seferleri ile ulaşımın sağlandığı Yassıca ada, temiz mavi denizi ve sessiz ortamı ile büyük ilgi görmektedir.

Geçtiğimiz temmuz ayında ben ve arkadaşım Özge kısa bir tatil kaçamağı için oradaydık. Pırıl pırıl kumsalı, masmavi denizi ve huzur dolu ortamı ile burası bizi bizden aldı diyebilirim. Hem ekonomik hem de konforlu tatil seçeneği arayanlar için oldukça ideal. Misafirler yiyeceklerini dışarıdan getirebilecekleri gibi, Grand Plaza A.Ş. tarafından işletilen kafeteryadan da sağlıklı ürünler alabilirler. Tatilcilerin keyifli bir gün geçirmesi için her şey düşünülmüş; güvenlik görevlilerinin yanı sıra bir doktor ve bir hemşireden oluşan sağlık ekibi ile cankurtaran sahilde hazır bekliyor. Fakat küçük bir sorunumuz var o da şu: biletler çabuk tükeniyor o yüzden gitmeye karar verdiğin günden en az 1 hafta önce biletini alman gerekiyor. (Şahsen Özge'nin ve gişe görevlisinin kafasını bu konuda bir hayli şişirdim.) Karşıyaka, Konak ve Üçkuyular biletleri temin edebileceğin yerler olmakla beraber hangisi sana daha yakınsa oradan almanı tavsiye ederim. Biletler kişi başı 18 TL ve 7 yaş altı ücretsiz.

+ Özge! Valizim ve sırt çantam hazır, biletleri nasılsa o gün Karşıyaka'ya geldiğimde gişeden alırız. Alırız değil mi?

- Alırız herhalde ya bir sorun olacağını sanmam. (ALAMADILAR)

+ Gülşaaahhh! Kızım ya biletler önceden alınıyormuş, siteden baktım. Kırk yılda bir şeye heveslendik kaldık şimdi böyle iyi mi? Gişeyi arıyorum cevap veren de yok!

- Nasıl olur ya?! İnternet sitesinde öyle bir yazı görmedim. Dur ben tüm gişeleri arayacağım hangisine ulaşabilirsem sana haber veririm. Bekle!

Ve telefon çalarken arka fonda Hakan Altun şarkıya girer: "Telefonun başında çaresiz bekliyorum"

+ Merhaba, ben Yassıca ada için bilet kaldı mı diye soracaktım?

- Çok üzgünüm hanımefendi biletler tükendi. Bir sonraki sefer için en az 1 hafta önceden biletinizi almanız gerekiyor.

+ Hadi ya! Hiç mi bilet yok? (Her Türk gibi bu soruyu sormadan duramazdım.)

- Maalesef! Yaz dönemi boyunca Yassıca ada'ya çok fazla talep oluyor o yüzden sabah erken saatlerde ve gideceğiniz günden en az 1 hafta önceden biletinizi alabilirsiniz.

+ Peki, iyi çalışmalar dilerim.

- Teşekkürler, iyi günler!

Ben Foça'dayım ve sabah erken gelip o bileti alabilmem neredeyse imkansız gibi bir şey o yüzden telefona yapıştığım gibi Özge'yi aradım.

+ Özgeee! Gişe görevlisine ulaştım ama ne yazık ki haftaya kaldık ve biletleri sabah erkenden almak gerekiyormuş. Sen alsan da ben sana parasını versem.

- Tamam ben hallederim, sorun değil, yeter ki gidelim.

+ Holley be!

Uzun uğraşlar sonucu ve 1,5 saat süren vapur yolculuğunun ardından Yassıca ada'ya vardık. Ha unutmadan şunu da yazayım; vapur yanaşır yanaşmaz çölde suya denk gelmiş gibi çılgına dönüp "bir an önce yer bulmalıyım" diyerek iskeleye abanan insanlar sinirini bozabiliyor. Aman dikkat! (Herkese yetecek kadar şezlong, şemsiye ve yer var ama insanımız böyle yapacak bir şey yok.)

Yassıca ada'ya ayak basar basmaz ilk gördüğüm şey su kaydırağı oldu, o bile var. Önce aç karnımızı doyurduk, sonra denizin, müziğin ve eğlencenin tadına vardık. Bir sürü fotoğraf ve video çektik ama buraya yükleyemedim onu da senin hayal gücüne bırakıyorum.

Not: Denizden sonra duş almak için gittiğinde duş suyunun da tuzlu olması gerçeği vücuduna şılap diye yapışıyor benden söylemesi. Bir de vapur dönüş saati 17:45 vapuru kaçırırsan yüzerek dönersin.



25 Haziran 2016 Cumartesi

Kırılmak Mı? Paramparçayım



Söyleyecek çok şeyim olduğu halde hiçbir şey söyleyecek gücüm yok gibi... Yine de bir yerden başlamam lazım çünkü kırgınım ve bu zehiri bir şekilde dışarı akıtmam gerekiyor.
Düşünüyorum da bir binayı yapmak bazen yıllarca sürse de onu yerle bir etmek için bir kaç saniye yeterli olabiliyor. Sevgisini, dostluğunu kazandığımız o insan ve ona ait kalbi kırarken eminim telafisi mümkün olmayan ya da çok zor olan badirelere sürüklendiğimizi hiç düşünmeyiz. "Her nasılsa iki tatlı söz, güzel bir bakış veya bir iki iltifat kırılan kalbin tamirine mümkün olur" düşüncesi bir çoğumuzu dev yanıltmakta ama haberimiz yok.
Kırılmanın şiddeti karşımızdakine verdiğimiz sevgi ve değer ile doğru orantılıdır. Birisini ne kadar çok seversek ona o kadar çok kızar ya da kırılırız.
Kırgınlık; naif bir çekilmedir. İşin içinde mutlak surette "gönül" vardır çünkü. Sanki tüm yaşam enerjimiz çekilmiş gibi hissettirir. Hiçbir şey yapmak istemediğimiz gibi hiç kimse ile konuşmak da gelmez içimizden. Göğüs kafesinin altındaki bir sızıyı acı acı hissettirir bize... Öyle bir ağrı ki bu meret, her gülüşümüz ızdıraba dönüşür. Derin derin nefes aldıkça kalbimize batan dikenli teller vardır sanki yanılıyor muyum?
"Neden bu kadar sessizsin?" "Anlat açılırsın biraz, atma içine" "Konuşalım mı?" Diye üstümüze gelenlere inat suskun kalırız ve biliriz ki gerçek kırgınlık sessizdir.
Küçükken de böyleydim ne zaman canım acısa, birine/bir şeye kırılsam sessiz kalır, kimseyle konuşmazdım, "küstüm" der oyunu bırakırdım. Beklerdim o kırgınlık geçsin diye... Yıllar geçti, büyüdüm ama bu huyum değişmedi; birisine ya da bir şeye aşırı kırıldığımda geri çekiyorum kendimi, elimde değil, kötü laf etmek istemem, kırıldım diye illa kırmak da olmaz öyle değil mi? Sadece içime kapanırım, içimden konuşurum, tartışırım, öfkelenirim, ağlarım, üzülürüm. Ama biter, geçer. Çünkü bilirim ki insanın kalbi ciddi anlamda 1 defa kırılır, ondan sonrakiler artçı sallantılar gibidir artık. 
Kime ya da neye olduğunun ne önemi var?! Belki bir kişiye belki herkese, her şeye belki de zamana, hayata kırgınım.
En çok da; "elini tutup ilerlemek istiyorum" diyen kişinin kendini tutup geri çekilmesine kırgınım aslında. 
Kırgınım, tuttuğu takımın doğum gününü kutlamayı unutmayıp sevdiği kişinin doğum gününü kutlamaktan aciz kalana.
Güvenmeye çabaladıkça bana yeni bir hayal kırıklığı yaşatanlara kırgınım biraz da.
İki yüzlü insanlara hayatında yer verip, onları baş tacı eden fakat ben doğruları söylediğimde gözünde suçlu kabul edildiğim insanlara kırgınım.
İlk zorlukta kolayca vazgeçilen olup, kendimi değersiz hissettiğim herkese, her şeye ve her yere çok kırgınım.
Günlerdir ölçüp biçip tıpkı bir terzi ustalığında bu yazıyı üzerimize giydirmek istedim sadece, kırdım mı bilmiyorum?
Aşkı, arkadaşlığı, dostluğu, yaşamı sorguladığım bir süreçteyim ve buna ek olarak ailevi sağlık sorunları da cabası... Yorgunum ya!
Kimsenin adımı bile bilmediği, uzak bir yere gitmeyi o kadar çok istiyorum ki ama şimdilik sadece Foça'ya kadar gidebiliyorum işte...

Ve bir Cahit Zarifoğlu dizesinde kaybolmak var şimdi usulca...

Kalsam

Kalsam, 
Sığdıramam
Bu deli maviyi ihanet kokan soluğuna metropollerin.

Üşür gözlerimde yediveren tomurcuk,
Yedi göğün yıldızları.
Yüreğimde bir maral ağlar,
Hangi suya eğilsem.

Ellerimin dikiş tutmazlığı
Ellerine teyellenmişken,
Bağlıydım hayata
Ama şimdi
Çözüldüm her anlamda.
Tırnaklarım etimden ayrıldı çünkü.
Çünkü beklenenden tez düştü aklar çocuk sakallarıma.
Çünkü kırıldım saç uçlarıma kadar!

Ve
Haziran gibiydi çocuklar, yakmayan sıcaklıklarıyla
Yüzlerinde yüzlerce iklim,
Alabildiğine savunmasız, ürkek ve masum.
Ve böyle temizken hayat ne büyük günah işledik büyümekle.
Hani diyorum ya; umuda gülümse hep,
Aç gözlerini, yosun tutmuşsa da zaman, aldırma!
Sen, çoktan kapamışsın gözlerini,
Yüzünde buruk bir gülümseyişi hediye bırakarak.

Artık çıkarım bulanık köpüklü dalgalardan.

Ağlamam bu sefer inan,
Yıkıldığında kumdan şatolarım.
Hem artık güneş çizmeyi öğrendim.
Gözlerime hükmetmeyi, susmayı, tırnağımı daha derinden koparıp,
Hıçkırıklarımı tam sol yanımda yok etmeyi.
Gizlemeyi ama bi yağmurda geçmiyor söz işte,
Yüreğime.
O ağlıyor ben damlıyorum.
Bakma büyümüş gibi yapıyorum.





17 Haziran 2016 Cuma

Gerçek Hikaye










Yaşlandığında İnsanlardan Daha Çok Nefret Etmenin Nedeni (Ve Bu Neden Sorun Değil)


Gerçek hikaye; Artık arkadaşlarım gerçekten yok. Ailemle çok yakınım. Kardeşlerim ve kuzenlerimin 2 tanesi en iyi arkadaşlarım. Onlardan başka kimseden gerçekten hoşlanmıyorum. Başka kimseyi de kıçıma takmıyorum.
Eskiden tonlarca arkadaşım vardı, oldukça sosyal bir kelebektim. Çok kolay arkadaş edindim. Gittiğim her yerde yakın arkadaşlıklar kurdum. Hiç utangaç da değildim. Dünyada oldukça iyi insanlar buldum. Kutsanmış gibiydim.
2-3 tane en iyi arkadaşım olarak gördüğüm kişiye çok güvendim ve derin hissettim. Ruhumu boydan boya tanıdıklarını hissettim. Benim içimi görebiliyorlardı. Hiç bir yere gitmeyeceklerdi. Düğünümde yanımda olurlardı. Aynı zamanda çocuklarımız olurdu. Onları da en iyi arkadaşlar olarak yetiştirecektik.
Bu insanları hayatımda sonsuza kadar tutacak kadar onlara güveniyordum. Aileme de kan bağı olmadan olabilecek en yakın şekilde bağlıydılar. Onları bir çok gerçek akrabamdan daha çok sevdim...
Fakat zaman geçtikçe, yıllar sürdükçe... Okuldan mezun olup gerçek bir iş edindiğimde, olgunlaştığımda ve büyüdüğümde bir şeyler değişti. Her bir arkadaşım beni terk etti. Güvendiğim her kişi kalbimi kırdı. Çekip gittiler. Onlarsız yaşayamayacağımı düşündüğüm bunca dostluk son buldu.
Şunu açıkça belirtmek istiyorum ki giden arkadaşlarımı hiç suçlamıyorum. Bu arkadaşlıkların bozulmasında oldukça kritik rol oynadım. İlk önce gerçekten rezalet hissettim olan bunca şey için. Arkadaş kaybetmek bana iyi hissettirmedi.
Öyle hissettim ki aldığım enerjiden çok daha fazlasını başkalarına harcadım. Onların yüzde 20 sine karşılık yüzde 80 veriyordum. Kendiminkini keser kesmez dostluk düşüşe geçti.
Listenin en başı olarak kötü giden çok şey oldu. Bazı boktan şeyler yaptım. Bazı arkadaşlarım boktan şeyler yaptı. Ve bunu düzeltemedik. Hiçbirimiz bunu düzeltmek için çalışmadık. Bunun yerine uzaklaştık.
İnsanların sırrı işte bu; her zaman terk ederler. Kulağa iç kapatıcı geldiği kadarıyla söyleyebilirim bence bir çoğunuz bunları yaşıyor.
Sonuca gelmek gerekirse, yaşlandıkça arkadaş edinmek zordur çünkü yaşlandıkça aslında insanlardan nefret ettiğinizi fark edersiniz. 
Ve en garip kısmı da şu ki, bu gerçekten sorun değil.

ÇÜNKÜ YAŞLANDIKÇA DAHA FAZLA REZALETLE UĞRAŞMAK İSTEMEZSİNİZ

Gençken herkesle arkadaş olmak istersiniz. Diğer insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü çok umursarız. İnsanlar bizi sevsin diye bir çok utanç verici, güven kırıcı şeyler bile yapabilirsiniz. Çaresizce gruplara ait olmak isteriz.
Bu bizi zehirli arkadaşlara yatkın hale getirir. Olgunlaştıkça saçmalıklarla daha az uğraşmak istersiniz. Artık mantıksızlıkla vaktim yok. Bu arkadaş kaybetmekse defolsunlar. Umurumda değil.
Beni yalnız hissettirecek biriyle vakit geçirmektense, yalnız olmayı tercih ederim.

ÇÜNKÜ YAŞLANDIKÇA YENİ ARKADAŞ EDİNMEYİ DAHA AZ UMURSARSINIZ

Şu noktaya geldim ki, hayatımda yeni arkadaşlar edinmek listemin baş sıralarında kesinlikle değil. İnsanların nasıl olabildiklerini gördüm. Bu rezalet fırtınaya dahil olmak istemiyorum artık. Bunu aştım. Tamamen aştım. 
Oldu. Bitti.
Halen dost canlısı bir insanım. İnsanlarla sohbet ediyorum. Takılabiliyorum, bir şeyler yapabiliyorum. Ama içeri girmelerine gerçekten izin vermiyorum. Onlara sırlarımı anlatmıyorum. Savunmasız kalmıyorum.
En iyi arkadaş edinme noktasını aştım. Ailem var ve bununla tamamen mutluyum. Kulağa üzücü geliyor olabilir ama inan bana gayet iyiyim.
Belirli bir yaşa geldiğinde, yeni arkadaşlar edinmek seni ilgilendiren bir şey olmaz, çünkü zaten o yoldan geçtin ve rezalet bir halde bitti.

ÇÜNKÜ YAŞLANDIKÇA BOKTAN İNSANLARA DAHA AZ GÜVENİRSİNİZ

Çeyrek yüzyıldır bu dünyadayım ve bir şey öğrendiysem o da insanların en kötüsü olduğudur. Siz çocukken insanların sizin ilgilerinizi kalplerinde taşıdıklarını sanırsınız. Kalbinizle onlara güvenirsiniz.
Biraz yaşlandığınızda gerçeği görmeye başlarsınız; insanlar kendilerini düşünür ve kimsenin kıçında değilsinizdir.
Yakın arkadaşların bu kadar kolay uzaklaştığını görmek şaşırtıcıydı. Aynı zamanda gözümü açmama neden oldu, en iyi insanların beni yüzüstü bırakması. Şansıma, bu benim de onları bırakmam için beni cesaretlendirdi. 
Sertleştim çünkü zorundaydım. Çünkü bu acımasız nüfus içerisinde sert bir deriniz yoksa hayatta kalamazsınız.

ÇÜNKÜ YAŞLANDIKÇA, BAŞKALARINI KENDİNİZDEN ÖNE KOYMAMAYI SEÇERSİNİZ

Başkalarını düşünmeyi bırakıp kendinizi sevmeye başladığınızda bu bir şeylerin düzelmeye başladığı zamandır. Gerçek olgunluk ile erken olgunluk arasında gidip gelen bir değişimdir bu.
Başkalarını memnun etmek için bir şeyler yapmayı bırakırsınız ve kendinizi memnun etmeye yönelik davranışlara başlarsınız. Bir çok arkadaşlık sırf  bu yüzden çöpe gider zaten.
Bir kez insanların size çöp gibi davranmasına izin vermediğinizde bir çok kişi sizi kullanılacak biri olarak görmez artık.
Yaşlandıkça, yol arkadaşı aramayı bırakırsınız. Bunun yerine kendinizi geliştirirsiniz.
Arkadaşlar sizi terk edecek. Siz, sizi asla terk etmeyeceksiniz. Gerçek rezalet işte bu, değil mi?

Gigi Angle

Not: Çeviri makaledir.