22 Ağustos 2015 Cumartesi

"Çünkü Biz Buna Değeriz"



Ayaklarımı uzatmış en sevdiğim dizinin reklam arasını izliyordum ve birden o meşhur reklamın bilindik mottosu yükseliyordu tv ekranından; "çünkü biz buna değeriz"
Loreal'in marka konumlandırması ve tüketici zihnindeki algısı hesaba katıldığında hiç fena olmayan hatta son derece mantıklı bile diyebileceğim bir slogan olmasının dışında bu 4 kelimelik 1 cümle aslında ne anlatmak istemiş olabilirdi bana?

"Bu dünyaya yeryüzünde bulunan bütün varlıklar ve kendim için iyi şeyler yapmaya ve mutlu olmaya geldim. Bazen beni ve sevdiklerimi çok üzecek sorunlarla karşılaşabilirim ama bu sorunları çözebilmem için ihtiyacım olan her şeye sahibim; ailem, akrabalarım, arkadaşlarım ve doğada bulunan her şey benim mutluluğum için daima yanımda."
Ne zaman ruhsal bir sıkıntıya girsem internette tesadüfen denk geldiğim bu cümleleri sıralıyorum kendime.
"Hiç düşündün mü? Sen teksin ve çok özelsin, senden bir tane daha yok bu dünyada" gibi klişelerden ziyade şu bir gerçek;

Ruhumdaki iniş çıkışlara, kararsızlıklarıma, başarısızlıklarıma, sonsuz üşengeçliğime, her şeyi alt üst edebilen gururuma, sinirlenince ya da üzülünce hemen gözlerimin dolup ağlamaya başlamama, deliliklerime, inatçı kişiliğime, gel gitlerime, ne kadar gıcık olsam da saçma sapan takıntılarıma, fevri hareketlerime, olduğum yeri/hali beğenmeyip değiştirmek için hiçbir şey yapmayışıma ve daha pek çok sevmediğim özelliğime rağmen bir seçme şansım olsa yine "ben'i" seçerdim.
"Ben" olmayı seviyorum, beni ben yapan hiçbir şeyi tek tek bakınca sevmesem bile hepsinin bir araya gelip "ben" olmamı sağlamasını seviyorum. Ve şunu hiçbir zaman unutma; ne olursa olsun, ne yaşarsan yaşa hayatının hiçbir anında kendinden vazgeçecek kadar şuurunu yitirme!
Egoistlik filan değil sadece kendimle yüzleşmeye çalışıyorum.
Hayat zorlaştığında, her şeyin üzerime gelmeye başladığı noktada hep bu sözleri fısıldarım kendime. Zaten bu cümleleri kurabildiğin kadar hayattasın ve kendindesin.
Zaman zaman bunalım takılıp "aldım başımı gidiyorum" isteği duyduğumda içimden hep "iyi de kendini bırakıp gidebilecek misin?" Diye soruyorum ve aldığım cevap koca bir "HAYIR" oluyor.

O zaman kendime not; 

Kendini işine/okuluna ver!

- Uykunu düzene sokmaya çalış!

- Spor yap!

- Büyük konuşmaktan vazgeç! (Bin defa tecrübe ettin işte, her defasında bumerang gibi sana geri dönüyor.)

- Her şeyi kontrol ederek yaşamaya çalışma! (Elinde olmayan şeyler de var bırak hayat aksın! Bu noktada atalarımızdan gelen o muazzam sözü tekrarla; "kıçını yırtan da bir yan gelip yatan da bir"!)

- Bu kadar kolay sinirlenme! (Hadi sinirlendin diyelim bari sinirini kontrol etmeyi öğren! Eee az önce de her şeyi kontrol etme demedin mi? Dedim ama bu farklı bir şey çünkü sen sinirlenince öfken saman alevi gibi parlayıp bir anda tozu dumana katıyor sonra da etrafta kırılmadık tek bir dal bile kalmıyor.)

-Vakit önemli! Vaktini boşa harcama!(Başlaman ya da bitirmen gereken her ne varsa elini çabuk tut, zaman akıp gidiyor hatırlatayım. Bu arada kendine de zaman ayırmayı unutma!)

- Kendinden başkasına güvenme!(Biliyorum en zoru da bu ama daha önce yaşayıp gördün, en büyük kazıkları en yakının zannettiğin kişilerden yedin. Afiyet olsun!)

- Çay koy! (Sakin ve huzurlu hissetmeni sağlar.)

- Herkesi mutlu etmeye çalışma!(Manyak mısın? Sen dünyaya bu görevle gelmedin. Üstelik hiç kimse ne yaparsan yap yeterince mutlu olmayacak hem de senden hep daha fazlasını bekleyecek, bu kez sen mutsuz olacaksın.)

- Ailenin dediklerini dikkate al! (Bir bildikleri var ki konuşuyorlar.)

- Arkadaşlarının tavsiyelerini dinle ama onların dediklerini yapma!

-Kırılmak istemiyorsan fazla özverili olma! (Bana kılını bile kıpırdatmayan insanların üzerine titriyorum buna gerek yok! Herkese hak ettiği değeri vermeye başladığında kendini daha iyi hissedeceksin.)

- Bir kişiye "canım" derken en az 3 kez düşün. (Bu kelimenin hakkını verebilecek mi? Çünkü gün gelir "canım" dediğin canını yakar da sonra ağzında buruk bir tatla kendini tavanı seyrederken bulursun.)

- Herkesi sevmek zorunda değilsin. Kimse de seni sevmek zorunda değil fakat saygı duy! (Görmezden gelmeyi bile saygı çerçevesinde yap!)

- Gereksiz iyi olma! (İyi insanların ağzına sıçıyorlar diye kötü olmak zorunda da değilsin elbet! Dengeyi bul yani yerine ve kişisine göre davran. Zaten hiç kimse ne çok iyi ne çok kötüdür.)

- "Hayır" demeyi öğren! (Bir kez "hayır" dediğin hiçbir şey için pişman olma. Biliyorum meraktan, ilgiden ya da bambaşka bir sebepten kararını sorgulayıp duruyorsun ama sana "hayır" dedirten o iç güdüne mutlaka güven!)

- Yazmayı bırakma ya da yazmaya başla!

- Sabırlı ol! (Her gecenin bir sabahı var nasılsa da benim sabrımın sonu selamet mi felaket mi olur bilemiyorum bazen, neyse!)

- Bazı insanlara dikkat et! (İyi şeyler hissetmediğin insanlardan uzak dur! Gerçek yüzlerini fark edip mesafe alıyorsun, değiştin sanıyorlar. Olsun! Tüm sabrını ve iyi niyetini geçmişte kullanmış ve tüketmiş insanlara hayatında yer verme!)

- Müzik dinle! (Ruhun gıdası budur! Yer ve zamana aldırma. Menemen yerken klasik müzik dinliyorum mesela benim elitlik seviyem de bu, böyle mutlu oluyorum. Ne gülüyorsun ya?!)

- Daha çok gülümse! (Diş tellerim çıktığından beri daha çok sırıtır oldum. Çekemeyen anten taksın hatta gözü olanın 32 dişi birden düşsün inşallah!)

- "İnsanlara değil, koşullara inan!"

- Şükret! (Göreceksin ki şükrettikçe daha güzel şeyler seni bulacak. Aldığım nefes için, attığım adım için, yemek yerken aldığım tat için bile hatta doğaya, hayvanlara, hayata binlerce kez şükürler olsun Allah'ım!)

-İçindeki çocuğu öldürme! (O senin yaşama sevincin unutma!)

- En sevdiğin kitaptan rastgele bir cümle seç ve onu yüksek sesle oku!(Kitap okuyan insanları çok seviyorum gerçi kitapları insanlardan daha çok seviyorum.)

Bu liste böyle uzar gider. Durma, devam, hayal et, kırıl, dene-yanıl(dene-yamul), yap-boz, yok say, yenil, düş, kalk, acı, kana, ağla, gül, istersen öl!(Kimimize hayat bunlardan fazlasını sunmayacak bunu kabul et/etme. Ne kadar az beklenti içerisinde olursan o kadar az canın yanacak ve ne kadar az hayal kurarsan o kadar az hayal kırıklığı düşecek payına.)

Ve unutmadan; kendi kendine yetmeyi öğren! Bi de Tarkan ne diyordu bir şarkısında; "başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin."

Not: Arka fonda Ferhat Göçer çalsın istedim. Bence yılın şarkısı bu!


1 Ağustos 2015 Cumartesi

Olgunlaşmak

-ALINTI-


Artık eskisi gibi her hafta sonları birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.
Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.
"Ben demiştim", "Ben bilirim", "Ben zaten anlamıştım" sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun.
İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.
Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.
Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.
Kestirmeleri de öğrendim gide gele.
Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama kendimi yormaktan, hırpalamaktan yana değilim.
Gerektiğinde "HAYIR" demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.
Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı gelince elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.
Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.
Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum.
Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.
Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.
Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.
Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.
Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.
Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmak adına kendimi üzme tercihimi de kullanabilirim.
Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı.
Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.
Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.
İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden duruma "olgunluk" deniyor.
Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın dönemecinde bu olgunluk.
Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.
İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor.
Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Not: Yeni bir ay yepyeni ve hayırlı başlangıçlara vesile olsun inşallah!








28 Temmuz 2015 Salı

Emine Bacı'nın Yeri



Geçtiğimiz cumartesi günü Gökhan'la konuştuğumuz üzere Foça'da buluştuk.(Gökhan benim ortaokuldan arkadaşım ve aynı zamanda çocukluk aşkım. Tabii şimdilerde çok iyi birer dost olduk, hayat!)

Yeni Foça levhasından, Yeni Bağarası'na sapıp 2 km kadar yol alınca Zeytinköy'e varmadan yeşilliklerin içinde salaş bir kulübe karşılıyor bizi adı da Emine Bacı'nın Yeri.(Burayı elimizle koyduğumuz gibi bulamıyoruz öncelikle gözüme kestirdiğim taksici amcaya el kol hareketlerimle Emine Bacı'yı soruyorum. O da  "beni takip edin gençler" diyor ve yola koyuluyoruz. Neyse ki dakikalar sonra aradığımız yerdeyiz oh be!)

+Adama teşekkür etmedik yahu!
- Selektör yaptık ya!
+ Haaa! Tamam o zaman.
(O kadar acıkmıştım ki fark etmemişim.)

Yeşil çayırların içinde, derme çatma bir kulübe, bitmeyen kuş cıvıltıları ve kocaman incir ağacının altına atılmış plastik masa, sandalyeler var. Bunların etrafında dolaşan mayışık bir kediye doğru gülümseyerek ilerliyoruz. Bu sırada içeride Emine Bacı ve yardımcılarının harıl harıl çalıştığını görüyorum. "Kolay gelsin" dedikten sonra seçtiğimiz masaya oturuyoruz. Çok tatlı bir ablamız gelip siparişlerimizi alıyor. Ben Emine Bacı'nın spesyelinden(Otlu, mantarlı ve peynirli) alıyorum. Gökhan'da klasik gözlemeden vazgeçmiyor ve peynirli, patatesli istiyor. Siparişlerimizi beklerken acıkan karnımızı ovuşturuyor ve sohbete dalıyoruz ki zaman geçsin, gözlemeler gelsin. Bu sırada etrafa bakıyor ve bunca yıldır Foça'da bulunup burayı bu kadar geç keşfettiğim için kendime biraz kızıyorum.
Veee gözlemeler geliyor yanında da iki ayran!
Öyle lezzetli pişmişler ki lezzetini bir kez yakalayan damağım o tadı tekrar gelebilmem için belleğine kaydediyor.
Ciğerlerime dolan tertemiz hava, sımsıcak ilgi ve tadı damağımda kalan enfes gözlemeler ile burası bir harika dostum!



Gözlemelerimi yerken attığım şen kahkahalar ile ortalığı çınlatmış olacağım ki o tatlı abla yanıma gelip "gülüşüne bayıldım" deyiveriyor. Biraz da bu tatlı ablayla sohbet ettikten sonra kalkıyoruz.
Eveeet huzur arayışımızda bu haftaki durağımız Emine Bacı'nın Yeri oluyor. Ödemelerimizi yapmak ve bu marifetli ellere teşekkür etmek için içeriye giriyoruz. O da ne? Emine Bacı uzanmış yatıyor, ben bu lezzetin nedenini sorarken sesimizi duyunca kalkıp yerinden doğruluyor ve "benim ellerim değdi ondan o kadar lezzetli" diyor.


Gülerek ve teşekkür ederek oradan ayrılıyoruz.
Hafta sonu ve tatil zamanlarında aşırı kalabalık olduğunu söylüyorlar öyle ki
beklemek için saatler harcayabilirmişsin. Yine de ne yapıp ne et buraya uğramadan ve bu lezzetli gözlemelerden tatmadan ölme!

14 Temmuz 2015 Salı

35 Maddede İzmir'in Kızları



İzmirli kızlarla ilgili tonlarca şehir efsanesi vardır. Güzellikleriyle dillere pelesenk olmuş bu kızların gerçekten güzel olduğunu onaylayan bir kesim de vardır, abartıldığını düşünenler de. Güzellik göreceli tabii her düşünceye saygı duyarım. Eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı rahmetli Ahmet Piriştina'ya "İzmir'in kızları neden bu kadar güzel?" Diye sorulduğunda beni çok etkileyen şu cevabı vermiştir: "özgür oldukları için"
Doğma büyüme, anası babası İzmirli bir kız olarak ve İzmirli kız arkadaşlarımdan yola çıkarak (istisnalar kaideyi bozmaz) İzmirli kızlar hakkında söyleyecek bir şeylerim var,
Bu kızlar;

1) Genellikle köklerinde göçmenlik olduğu için beyaz olurlar. Bronzlaşmaları can yakıcı olur. Mutlaka ilk gün soyulurlar.

2) Uğruna şarkılar, şiirler yazılmıştır. O nedenle karşısındaki adamın bir mesaj bile yazmadığı zamanlarda kolayca fıttırırlar.

3) Kafalarında kayış kopmaz. Sinirleri bir anda zıplamaz. Asfalyaları vardır. O atar. Siz bunun ne olduğunu bir araştıradurun. Anlayan anlar.

4) Türkiye'nin güzel kadın ihtiyacını karşılarlar.

5) Makyajı ihtiyaçtan değil, hobi olarak yaparlar.

6) Güzelliklerinin farkında oldukları için zekasına iltifat eden adamlara bayılırlar.

7) İzmirliyim dediklerinde "belli" cevabına alışkındırlar. Etkilenmezler.

8) Diğer şehirlerce haklarında çıkarılan çirkin yakıştırmalara aldırmazlar. Yakıştırma yapan bir kızsa, muhtemelen sevgilisini bir İzmirliye kaptırmıştır veya sevgilisinin geçmişinde unutamadığı bir İzmirli vardır. Ha erkekse, istemiştir olmamıştır.

9) Herkese gülümsemeleri "günaydın" "iyi akşamlar, nasılsınız?" Demeleri oynaklıklarından değil medeniyetlerindendir.

10) Kahkahalarını 300 metreden duyarsınız. Gülmenin ayıbı mı olurmuş?!

11) Damarını kessen özgüven akar. Yürürken bakılmasının nedeni güzelliği değil, rüzgarıdır. Bir an denizden eser, bir an karadan. Moduna bağlı.

12) Konuşurken elini kolunu ve mimiklerini kullanır. İzlemek, dinlemekten daha keyiflidir.

 13) Yazı severler. Kışın yazlık kıyafetlerinin üzerine mont giyerler.

 14) Şekilci oldukları söylense de sevgilileri genellikle çirkindir.

15) Sevgililerini aileleriyle tanıştırmak istemeleri evlenmek istediklerinden değil, fikir almak istediklerindendir. Hemen havaya girmeyin. Ailesinin görüşleri birinci plandadır. Laf dinlerler.

16) En lüks restaurantta da yemek yerler. Sokaktaki kokoreççide de. Hele bi de midye tepsisinin başına geçtiler mi görsel şölen.

17) Baskıyla büyümemişlerdir. Bu nedenle ailelerine yalan söyleme ihtiyacı duymazlar.

18) Kıskanılmak, sahiplenilmek isterler ama fazla sıkıya gelemezler. Oraya gitme, bunu yapma, şunu giyme diyen sevgililerine "bana annem babam karışmıyo, sana n'oluyo" en kısa ve net cevaplarındandır.

 19) Pazar günü Çeşme'den, Foça'dan, Dikili'den, Gümüldür'den tuzlu saçlarıyla, bikinilerinin üzerindeki pareoyla dönerler. Şehir içinde bu halde bir kahve bile içerler. Dert değil!

20) İlk aşkı ortaokulda yaşamışlardır.

21) En az bir adamın hayatını karartmışlardır.

22) Deniz Gezmiş'i bilirler. Ailelerinden Nazım Hikmet'i, Yaşar Kemal'i, Aziz Nesin'i. Atatürk'e aşıktırlar.

23) Başka şehirlerde zorlanırlar. Neden yazın şort giydiklerinde insanların çok acayip bir şeymiş gibi onlara baktığını anlayamazlar. İzmir'e toprak öpecek şekilde dönerler.

 24) Harmandalı oynayan adamdan etkilenmemeleri mümkün değildir.

25) Abileriyle, ablalarıyla kankadırlar. Birlikte çıkarlar. Eve sarhoş dönerler.

26) Eğlenceli oldukları evlenilmeyecek kız oldukları anlamına gelmez. Eğlenmedikleri adamla bırak evlenmeyi sevgili bile olmazlar. Karşısındaki adamda ilk özgüven ararlar sonra muhabbet.

27) Her türlü piçlik vardır. Yeter ki canı istesin.

28) Eküri halinde gezerler. Diğer eküri kızlarının açıklarını, zayıf noktalarını bilirler. Zorda kalmadıkça kullanmazlar.

29) Evleri balkonludur. Beline kadar sarkarlar ancak düşmezler.

30) Efelikleri köklerinden gelir. Erkek gibi kafa tutarlar.

31) Restaurantta, cafede, vapurda veya otobüste ruj sürerler, allık tazelerler, tırnağı kırılırsa çantadan törpü çıkarıp kırılan yeri törpülerler.

32) Hiçbir mekanda kasmazlar. Oynamak isterse oynar, dertlenirse ağlar.

33) Mavi boncuk dağıtıp aklına yatmayan bir durumda hepsini geri toplar. Bunu o kadar akıllıca yapar ki kimse bana umut verdin diye hesap soramaz. Sorsa da cevap alamaz.

34) Babaları gibi rakı içerler. Kırmızı ojeli ellerine kadeh, derin muhabbetine Zeki Müren eşlik eder. Samimiyeti sarhoş eder.

35) Gerçekten sevdiklerinde kendi kurallarını da yıkarlar, duvarlarını da. Koca şehri yıkarlar adamın başına. Akıllıdırlar aslında, gerçekten aşık olana kadar.

Not: Kim yazdı bu yazıyı? Çok kıskandım o kadar net ve güzel anlatmış ki iyi ki İzmir kızıyım dedim ve tabii hemen paylaştım. Ha bi de fotoğrafımı koyup sonuna Sezen Aksu serpiştirdim bir miktar! Umarım sorun olmaz.




5 Temmuz 2015 Pazar

Güçlü Olmak Mı? Mutlu Olmak Mı?



Dünden beri internette Aylin Kotil'e ait olduğu belirtilmiş "Güçlü Olmak Mı? Olmamak Mı?" Başlıklı bir yazı dolaşıyor. Okudum, hoşuma gitti ve konuyla ilgili bir şeyler de ben yazayım istedim. Baştan söyleyeyim biraz uzun bir yazı olabilir ama elimden geldiğince sıkmadan yazmaya çalışacağım. Amacım bazı gerçekleri yüze adeta bir tokat kıvamında çarpmak hepsi bu! O zaman başlıyorum.
Güçlü kadın kimdir, kim değildir? Önce bunu bi anlayalım. Herkese göre farklı bir tanımı var elbet! Bana göre güçlü kadın; samimi, kompleksiz, dublor kullanmak zorunda olmayan bir baş rol oyuncusu (Allah'ım hayatımın geri kalan kısmında dublör kullanmak istiyorum diye bağırdığıma göre ben güçlü kadın değilim, ya da gücüm tükenmiş. Teşekkürler!)
Özgürdür, dik durmayı sever. Zeki, başarılı, kendine sonuna dek güvenen bir kadın profili çizer. Sırf bu yüzden en eğitimli, anlayışlı, çağdaş erkek tarafından bile hazmedilemez. Zira erkek egosu gereği kadının kendisine muhtaç olmasından hoşlanır. Yalan mı be?(Hımmm!) Şimdi böyle yazdım diye "sen feministsin" nidalarıyla üzerime çullanacaklara not: "Feminisit" ne demek anlamını bi araştır öyle konuşalım.
Güçlü kadın, ev işlerinden anladığı gibi evde bir şey bozulduğunda elinde alet çantası kendi tamir edebilir. Alışverişini kendi yapar ve ne kadar ağır olsa da poşetleri kendi taşır. Faturalarını kendi yatırır.
Sonra bir başka kadın çıkagelir. Çıtkırıldım bir kadın, öyle ki tırnağı kırılsa ortalığı ayağa kaldıracak cinsten. Hani nasıl desem "sensiz ben bir hiçim'ci" kadın kişisi. Her daim pohpohlanmak isteyen, evine bırakılması gereken, eşyalarını başkalarına taşıtan. Şu sokakta çantasını bile sevgilisine taşıtan tipler var ya heh işte tam olarak onlardan biri! İşlerini başkalarına yaptıran, kendine ayırdığı bol zamanda da kuaförden, AVM'den ve spor salonundan çıkmayan. Hep ilgiye, sevgiye ve bakıma muhtaç olduğunu söyleyen ya da bunu hissettiren zayıf kadın.
Arkasının sürekli olarak toplanması gerekir, yalnız kalmaz/kalmamalı yoksa ne yapacağını bilemez. Alimallah kurda kuşa yem bile olabilir. Güçlü kadınsa sadece bakakalır bu duruma. "Ulan benim de canım yanıyor, tek başıma her şeyi halletmek beni de yoruyor. Beni de sev, koru, kolla be adam!" Diyemez.
Öte yandan aşkı hissederek yaşar, aşık olduğunda öyle büyük beklentiler içerisine girmez, ilişkide problem çıkarmak yerine çözüm odaklıdır güçlü kadın. Erkeğin cebine değil yüreğine bakar yani karşısındaki erkekten sponsorluk değil sadece sevgi, güven ve huzur bekler.
Bu noktada Murathan Mungan cümleleriyle başbaşa bırakıyorum seni ey okur!

"Güçlü kadınlar, erkekleri zayıf kadınlardan daha iyi severler. Sevmek güç gerektirir çünkü. Zayıfların sevmek için bahaneleri, güçlülerinse gerekçeleri vardır. Arkalarında durabilecekleri gerekçeleri... Bahanelerse çabuk değişir, aşk, ihanet, sadakat ve benzerleri söz konusu olduğunda kadınlar zayıf mı, güçlü mü olduklarına bakmaksızın, kendilerini bütün kadınlarla bir tutarlar, oysa en başta zayıf kadınlarla güçlü kadınlar bir değildir. Erkekler niye olsun?"

Güçlü kadın, genelde herkes gibi hatta herkesten çok acı çeker. (Öyle sanıldığı gibi duygusuz değildir.) Farklı olarak her gün kuşanması gereken bir zırhı vardır; dışarıdan görünen dik baş, geniş ve sağlam omuzlar, sürekli gülümseyen bir surat! Ama o zırhın altında zırhından da ağır bir yorgunluk taşır. Ağladığını, incindiğini, üzüldüğünü çevresine göstermeden, kendisine acındırmadan yaşar. Acılarını, sıkıntılarını, ayrılıklarını içinde yaşayan kadındır güçlü kadın. Canı çok yanar, evde kendi başına kalkıp çorba yapamayacak derecede hasta olabilir, tüm dünyayı karşısına alabilecek kadar aşık da olabilir sonra mı? Sonra terk edilir. Üstelik karşısındaki terk ederken aynen şu cümleyi kurar ona; "sen güçlü bir kızsın, buna da alışırsın." İşte o an "ben güçlü biri değilim, güçlü kadın kim biliyor musun? Güçlü kadın senin anan! Senin gibi bir öküzü 9 ay karnında taşıyıp bu dünyaya getirebildiğine göre güçlü bir kadın olmalı, o kadının ellerinden öperim." Diye haykırmak ister.
Oturup günlerce, gecelerce ağlayabilir. Tek farkı gözyaşlarını sadece kendisi görsün ister.
Ağlarken aynada kendini izledin mi hiç? Ben izledim. Güçlü kadın da izlermiş öyle derler, süzülen gözyaşlarımı kendi ellerimle silerken sığınacak liman arayan zavallı bir gemi gibi gözüktüğümü biliyorum. Ancak tüm bunlara rağmen, ailemi sürekli ve daimi bir veli olarak görmediğim gibi, dostlarımı da içimi boşaltacağım çöp öğütücüler, sevgilimi de(şu an yok ama olduğunda) şiş bir cüzdan olarak görmedim hiçbir zaman. Allah'tan başka kimseden yardım dilenmek hoşuma gitmedi, bu belki de küçük yaşlardan beri "düştüğün yerden kendin kalkmalısın" telkinleriyle büyüdüğüm için böyle oldu bilemiyorum.
Ayağa kalkan, üstünü başını düzeltip, yaralarına pansuman yapan ve hayatına kaldığı yerden devam edendir güçlü kadın. Yaşadığı ne kadar kötü, olumsuz ve yıpratıcı olursa olsun ayakta durmayı başarabilen, hayata karşı duruşu olan kadındır güçlü kadın. Bu dengeyi bozacak hiçbir şeyi hayatında istemez buna karşılık ne istediğini bilen kadındır. Zaman ve enerjisini doğru yerde, doğru kişilerle harcamayı seçen, vazgeçmesi gerektiğinde çok zor olsa da bunu başarabilen kadındır.
Ben mi? güçlü kadın değil mutlu kadın olmak isterdim. Çünkü güçlü kadınlar terk ediliyor, sevilmiyorlar. Ha bi de şu var; güçlü kadınlar güçlü olabilmeyi kendileri seçmemiş, güçlü olmak zorunda bırakılmış kadınlardır bence.
Peki, olayın bilimsel boyutunu biliyor muyuz? "İnsan vücudu en fazla 45 del(birim) acıya dayanabilir. Doğum anında bir anne 57 del'e(birim'e) kadar acı çeker. Bu aynı zamanda 20 kemiğin kırılmasına eş değerdir." Yani kadın yaradılışı gereği güçlüdür ama ne kadar güçlü olursa olsun bir erkeğin onu koruması bambaşka bir olaydır bu da böyle bilinsin.

30 Haziran 2015 Salı

Bir İclal Aydın Yazısı



Şöyle pembe pembe açan yediveren gülleri istiyorum. Bahçe kapısının girişine dikeceğim... Arka bahçeye domates, maydanoz, soğan ve sarımsak, mevsimine göre çiçekler dikmeli...
Boş konserve kavanozlarını cam boyasıyla boyayıp tepelerine fırfırlar dikebilirim nihayet. Albümleri yerleştirmek, kitapları toparlamak, eskiyenleri ayırmak gerek.
Çekmeceler toparlanmalı, eskiler ihtiyacı olanlara verilmeli.
Geçen yıl İzmir dönüşü aldığım güveçleri kullanabilirim. Mangal yakarız, salatalar yaparız, karpuz kavun keseriz.
Öğlen yemeklerinde akşamdan kalma kadınbudu köfteye domates soslu kızartma ilave ederim. Kırmızı soğanlı, taze naneli salata yaparım.
Televizyon yok, birikmiş bütün kitaplarımı okurum.
Kafamı dinlerim...
Kışa biber ve bamya kuruturum.
Tarhana yapar, turşu kurarım. Erişte keserim.
Bulaşıklarımı ellerimle yıkarım. Pazara giderim.
Sabah bahçeden topladığım domatesle kahvaltılar hazırlarım. Kimse uyanmadan çayımı koyarım, yürüyerek gider, sıcak ekmekle gazetelerimi alırım.
Kekikli zeytinle, yumuşacık beyaz peynirle, taze tereyağıyla kahvaltı ederiz.
Sabahları radyodan klasik müzik dinleriz, akşamları Türk Sanat Müziği...
Evin içi çiçek ve deniz kremi kokar.
El danteli perdelerimi kaldırır, akşam üzeri fesleğenlerimi ve çiçeklerimi sularım.
Mutlaka bir zeytinyağlı pişiririm. Fasulye olur, imambeğendi(yoksa hünkar bayıldı mıydı, neydi, neyse) olur.
Otlarla yoğurtlu salatalar yaparız.
Evin hiçbir yerine saat koymam.
Akşam güneş battıktan sonra verandada çekirdek çitleriz. Saklambaç oynayan çocukları sesleri çok çıktığında uyarırız ve iç çekerek şükrediriz bu küçük mutluluk için...
Hayret!
Hiç böyle yazlar hayal etmezdim.
Artık toprakla, mutfakla, en yakınlarla dolu, dinlenmek için yaz gelsin ister oldum.
Ne düşünüyorsun diye soruyorlar bana. "Ne düşünüyorsun?" Boş boş bakıyor görünüyorum ama yaz hayali kuruyorum.
Oysa önümdeki kağıtlar üst üste, yaz boyu yürütmem gereken programları sıralıyor.
Bürolann, floresan ışıkları, bilgisayar tuşları, durmaksızın çalan telefonlar, verilmesi gereken yanıtlar, bitirilmesi gereken hesaplar, idare edilmesi gereken insanlar arasında bazen hayatımdan ümidi keser gibi oluyorum.
"Sesin niye böyle" diyorlar.
"Sesin niye böyle, bir şey mi var?"
Hiçbir şey yok, hiçbir şey...
Sadece şile bezi elbisemi giymek, başıma yazma takmak ve bahçe sulamak istiyorum.
Hepsi bu...





3 Haziran 2015 Çarşamba

Ceviz Ağacı


Nazım Hikmet'e Saygıyla!

Başım kopuk kopuk bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver gözlerinin gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında.