28 Mart 2013 Perşembe

Aldatılmak Güzeldir

 
 
"İlk insan olduğuna inandığımız Adem'in, tek seçeneği Havva olmasaydı acaba davranışları nasıl olacaktı? Yine Havva'yı mı seçecekti, yoksa bir başkasını mı? Diyelim ki birini seçti acaba ömür boyu seçimine sadık kalacak mıydı? Sanmıyorum. Yasaklanana uzanabilecek 'cesareti' gösterebildiyse eğer seçiminin dışında kalacak olana da yönelecek cesareti bulacaktı" diyerek başlıyor kitap 7 kısımdan oluşuyor; 1. Kısım: Tek Eşli miyiz, Değil Miyiz? 2. Kısım: Aşk Nedir Nasıl Ve Niye Aşık Oluruz? 3. Kısım: Sadakatsizlik İhanet Ya da Aldatma 4. Kısım: Kadınlar İçin Hangileri Aldatma Sayılıyor? 5. Kısım: Türk Erkeği Nasıldır? 6. Kısım: Bazı Kadınlar Aldatılmaya Mahkumdur 7. Kısım: Aldatılmayı Takmayın, Bırakın Yapsın
Beni fazlasıyla sardığını söylemek isterim. Aldatılmayı çok sıra dışı bir dilde anlatmış öyle ki aldatan için gerekçelerini paylaşırken genel olarak onlar ve bizler başlığı altında kadınlar ve erkekler açılımında esprili dili ile mantıklı tezler kullanarak bu durumu kırıcı olsa da etkilenmeden atlatabilmek mesajını bulabiliyorsun.(Ne dedim lan öyle çok acayip bir şeyler yazdım ama olsun anlamışsındır beni) :) Bir de aldatılan ünlü kadınlardan alıntılar/anektodlar var ki vay be dedim gerçekten zamanında Zuhal Olcay bile aldatılmıştı yani! Bir de kitapta bu acı tecrübeyi yaşayanların anlattıkları var ki satırları okurken tüylerim ürperdi, ağladım resmen!  "Yemek yedikten sonra canının tatlı çekmesi kadar doğal" kabul edilebilen bu durumu o kadar farklı pencereden ele almış ki Ayşe Kardeşoğlu okurken hiç sıkılmadım aksine oldukça eğlendim diyebilirim. Neden bilemiyorum ya zamanında başıma geldiğinden bağışıklık kazandım ya da günümüz aşklarının beni tatmin edemeyişi bu durumu çoktan kabullendiğimi ve sorgulamayı bıraktığımı gösteriyor. "Aldatmak bir ruh hali değil, karakterin dökülüş biçimidir." Dedikten sonra yoluma devam ederim. Bana ne abi o kaybeder! Kendini sinsi ama akıllı sanıyorsun ya öyle değil. (Görmesem bile hissederim elbet kulağıma da gelir. Üzgünüm benden kaçmaz canım! Ben edebiyle seviyorsam sen de beni öyle sevmelisin ibneliğin lüzumu yok!)
O değil de kimse sütten çıkmış ak kaşık modunda takılmasın valla neler gördük! Yanında sevgilisi/eşi varken başka erkeklerle flört eden hatunun yaptığı aldatma olmuyor mu yani? İlişkisi olduğu halde kendini "göz çapkını" olarak niteleyip yakışıklı erkekleri süzüm süzüm süzen kadın da aldatan kategorisindedir benim nazarımda sevgilisi/eşi olduğu halde başka kadının/kadınların kucağına koşan erkek de...
İnsanın kendisine karşı dürüst olmadığı her durumdan bir aldatma hikayesi çıkıyor ne yazık ki! O sebeple kadın-erkek aldatır değil karaktersiz insan aldatır diye düşünüyorum. Gözümde zerre değeri kalmayan insan müsveddeleri! Geçen yine aldatılmış bir kız arkadaşımı teselli ederken buldum kendimi cümlelerim "seni çok iyi anlıyorum'dan" öteye geçemedi tabii! Ona da bu kitabı okumasını tavsiye ettim.
Neyse damarıma basılan bir konu olması itibariyle baya sinirleniyorum o sebeple çok uzatmadan bu kitabı al, oku ve başucuna koy diyorum.

               Güzel de kitabı soda içerek okuduğuma göre hazmedemediğim gerçekler var!



Kitaptan kısa kısa notlar:

Biz bebeklerimizle oynayıp, annemizin pişirdiği yemekleri öğrenmeye çalışırken, aynı yaşlarda başka bir evde, bir erkek çocuğu action man'leriyle oynar, düşman askerlerini "dışın dışın" nidalarıyla öldürür, o anda babası içeri girer, "Mehmet amcası benim oğluma sınıftaki bütün kızlar aşık olmuş, o büyüyünce var ya, off off... Arabasına atladığı gibi her gün bir başka kızla gezecek, kızlar kıskançlıktan birbirini yiyecekler." diyerek, oğlunu balon gibi iyice şişirirler.

Biz kadınlara hayatta sunulan iki seçenek var; bir erkekle evlenmek ya da yalnız kalıp "kız kurusu" olmak. Bekar kalanlardan "arızalı" ya da "gudubet" diye bahsederler.
Bekarlık hayatını normal kadınlar seçmez, bekar olunmaz, bekar kalınır. Evli olanlar nedense hep bir basamak önde sayarlar kendilerini, "ben evlendim, sende bir şey yok mu?" "Aman kızım çabuk tut elini, bak yaşın da geçiyor, çocuk yapamazsın sonra"...

Bir kebapçıya gidersiniz. Her zaman yediğiniz, lezzetine bayıldığınız, büyük bir iştahla yediğiniz o kebabı sipariş edersiniz. Görünüşüyle, tadıyla her zamanki gibi güzel olmuştur...
Karşı masada bir adam sebzeli bir kebap yiyordur, daha önce yemediğiniz, hiç denemediğiniz bir kebabı siz, iştahla lokmalarınızı atarken bir yandan onu izlersiniz, onu mu alsaydım acaba? Denese miydim? Ya güzel değilse? Bu kebap da iyi gerçi ama acaba bir daha ki sefere ondan mı yesem?
Diye bakar durursunuz adamın ağzına attığı lokmalara. Kebabınızı yiyip kalkarsınız. Ertesi akşam aklınıza takılan o kebabı yemek için aynı yere gelirsiniz ve menüyü açıp resmini görürsünüz. Gülümseyerek "bundan istiyorum" dersiniz. Sebzeli kebap gelir, merakla tadına bakarsınız ama yüzünüzde ekşi bir ifadeyle "o kadar da lezzetli değilmiş, benim acılı Adana'm çok daha güzelmiş" dersiniz.
İşte budur aldatmak!




"Kadın her ihtiyacını karşılayabilecek tek bir erkek ister, Erkek; tek bir ihtiyacını karşılayacak her kadını."

En ustaca işlenmiş cinayet bile arkasında mutlaka bir iz bırakır eğer akıllı bir kadınsanız fazla ipucuna da gerek yok aslında, siz havadaki kokudan bile anlarsınız.

"Erkeğin orospusuna çapkın; kadının çapkınına orospu denilen bir toplumda yaşıyoruz."

"Biri sizi aldatırsa suç onundur. İkinci kez aldatırsa suç sizindir."

"Hamileliğin, sarımsağın, aldatmanın azıcığı olmaz."

Amerika'da bir araştırma yapılmış. Bu Amerikalılar biliyorsunuz ömrünü araştırmalara harcayan insanlar.
Gece yarısı bir erkek neden yataktan kalkarmış konu bu. Cevaplara bakar mısınız lütfen...
İşte sonuçları:
Sigara içmek için %1
Telefon için %2
Tuvalete gitmek için %3
Buzdolabına gitmek için %8
Eve gitmek için %83

Futbol maçları hakkında çok iyi bilgi sahibi olun. Hangi takımın, hangi gün, saat kaçta maçı var iyice öğrenin. Her erkek mutlaka bir kez "arkadaşlarla maça gittim" yalanını söyler.

"Erkekler ikiye ayrılır, aldatmış erkekler ve henüz aldatmamış erkekler."

"Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır." (Schiller)

"Gerçekten sadık olduğumuz yegane anlar; delicesine aşık olduğumuz anlardır. Ondan sonra ise; ya sadık görünürüz ya da fırsat bulamayız." (Emre Yılmaz)

Aldatılmak; reçelin içinden çekirdeği çıkartılmamış vişneye denk gelmektir.
Ya soğukkanlılıkla çıkarıp atarsınız
Ya dişinizi kırarsınız
Ya da yutarsınız.

Her güzel ve başarılı kadının arkasında, onu aldatmış onlarca erkek vardır.

Adamın sık sık arayıp sorması, orada daha ne kadar kalacağını öğrenmek istemesi, çapkınlık yaptığı kadınla evde biraz daha vakit geçirmek istemesindendir.

Facebook'daki "Arkadaşlarım" listesine sevgilisini, kocasını ekleyen kadınlar... Bırakın kocanızı, sevgilinizi çemberin içine almaktan artık oraya ilkokul arkadaşlarınızı koyun ne bileyim yabancı dil kursundan arkadaşlarınızı koyun, yıllardır ulaşamadığınız kolej arkadaşlarınızın fotoğraflarını koyun. Sizin sevgiliniz ya da kocanız olduğunu bilen biliyordur zaten.

Artık kimseye aldatılma hikayeleri cazip gelmiyor. Daha in olan konu aldatılmayı aşmış kadınlar.
Çünkü kadınlar güçlendiler. Aldatılmaya alıştılar ya da artık bunu takmıyorlar. Yepyeni bir devir açılıyor. Erkekleri ve aldatılmayı takmayan kadınlar geliyor!
Oturun, sabredin ve bekleyin. Her şey en fazla bitene kadar sürer hem.

"Siyasi ve ekonomik özgürlükler azaldıkça cinsel özgürlükler artar." (Brave New World/Aldos Huxley)

"Ağırdır uykusu aldatılmış olanın ve delik deşik uykusu aldatanın." (Cemal Süreya)

"Sevgi emektir, emek ise; vazgeçmeyecek ama özgür bırakacak kadar sevmektir." (Can Yücel)

Bir Kadın Olarak İlişkiden Ne Bekliyoruz?
İkimizde kartları açık oynayalım. Üzerimde baskı kurma, gereksiz kıskançlık krizlerine girme, senden önce yaşadıklarıma karışma. Kartları açık oyna ki bende nasıl davranmam gerektiğine karar vereyim. Seninle ilgili ÖZEL haberleri başkalarının ağzından duymaktansa önce benim duymam daha sahici bir ilişki için gerekli ve önemlidir.
Ve herkes bir gün gidebilir, tıpkı sizinde gidebileceğiniz gibi.
Gidenler gidiyorsa bırakın gitsin. Sizin daha önce gideniniz olmadı mı sanki?













               

17 Mart 2013 Pazar

Kelebeğin Rüyası



Bir yudum kahvemden alıyorum, yüzümde tatlı bir gülümseme oluşuyor :) ve yazmaya başlıyorum...

"Günün birinde ermiş, rüyasında kelebek olduğunu görmüş. Uyandığında kafası karışmış. Kendi kendine şöyle demiş: Ben mi rüyamda kelebek olduğumu gördüm yoksa kelebek mi rüyasında ben olduğunu gördü?"

Zonguldak'ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa'da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı'nın kızı Suzan'ın Zonguldak'a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer'in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940'lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer'in hem kendi gelecekleri hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.
Yönetmenliğini ve senaristliğini Yılmaz Erdoğan'ın üstlendiği filmin yapımcılığı yine BKM'ye ait. Çekimleri Zonguldak ve İstanbul'da gerçekleştirilen yapım aynı zamanda Zonguldaklı madencilerin de öyküsüne değiniyor. Oyuncu kadrosunda Yılmaz Erdoğan'ın yanı sıra Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin, Taner Birsel, Ahmet Mümtaz Taylan gibi genç-usta pek çok isim de yer alıyor.
Kaynak: http://www.beyazperde.com/filmler/film-213533/

Filmin Yılmaz Erdoğan'ın komediden drama geçme çabasının güzel bir sonucu olduğunu düşünmekteyim. Özellikle diyaloglarındaki ince mizah kendine has üslubunu aktardığını gösteriyor. İki genç şairin dram yüklü hayatı yaratılan melankolik atmosferde oldukça başarılı aktarılıyor. Kıvanç'ım yine döktürmüş zaten :) Rolünün hakkını vermiş. Tabii diğer oyuncuların performanslarını da başarılı buldum. Olumsuz bir kaç eleştiriye gelince filmde Belçim Bilgin'in lise öğrencisine göre yaşlı kaldığı konusunda hem fikirim. Kıvanç'ın neden o kadar kambur yürüdüğüne de bir anlam veremedim doğrusu? Ha bir de tırnaklarını yediği sahnelerde(sanırım rol gereği) ağzına ağzına vurmak istediğim doğru! :)



Bana kalırsa film Türk sineması için önemli bir dönüm noktası niteliğinde zira Türk sinema izleyicisinin hasret kaldığı romantik duyguları naif karakterler üzerinden oldukça masum bir şekilde aktarıyor. 
Yılmaz Erdoğan'ın şiirlere olan ilgisi ve şairliği bir çok kimse tarafından beğenilir, takdir görür bu kez Kelebeğin Rüyasın'da deyim yerindeyse şairliğini konuşturmuş. Filmde Behçet Necatigil'i canlandırıyor. Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) ve Rüştü Onur (Mert Fırat) genç öğrencileri. 
Mustafa Kemal Atatürk sonrası İnönü ve Yeni Cumhuriyet dönemini gösterirken dönemin sistemine de dokunmayı ihmal etmiyor.
Aslında odağına aşkı alsa da "şiir hayatın bahanesi" diyerek iki gencin tek derdinin şiir yazmak olduğunu gösteriyor.
Ben eskiyi seviyorum; nostalji yaşatan her ne varsa beni heyecanlandırıyor. Filmde daktilo gördüğüm her sahnede "ah ulen be şimdi bununla yazı yazmak vardı!" dedim. Şiiri de seviyorum şairleri de... Eskiden mutlu olduğumuzda, aşık olduğumuzda ya da ayrılıklar yaşadığımızda şiire koşardık! Belki de bu yüzden film beni çok etkiledi. Hem eskiyi hem şiiri hem de bir çok duyguyu kısacası hayata tam nokta atışını yapıyor. Şimdilerde unutuldu mu yitip gitti mi ya da biz mi hissiz kaldık bu kadar bilemiyorum ama ben hep şiiri sevdim ve sevmeye devam edeceğim. 
O değil de izleyenler kendini kelebeğin yerine koyup bir günlük hayatlarını yeniden gözden geçirmeli bence!












8 Mart 2013 Cuma

Kadınlar Bir Güne Sığar Mı?



Son 5 yılda öldürülmüş 700 kadın; her geçen gün artan taciz, şiddet ve cinayet... Bu şartlar altında bugünü kutlamak gelmedi içimden ama yine de bir şeyler yazmak istedim. Üniversiteden çok sevgili arkadaşım Nazlı Tutan'ın bir projesi için daha önceden hazırlamış olduğum yazımı paylaşıyorum şimdi...

KADINIM!
Bir kadın olarak doğmuş olmanın verdiği özgüven ve farkındalık hissiyle yazıma başlıyorum. Kadın, doğduğu andan itibaren görev ve sorumluluklarla kuşatılmış bir dünyaya açar gözlerini öyle ki toplumun, ailesinin, çevresinin yani herkesin bir söz hakkı vardır üzerinde. Kadın evlenir, çocuk doğurur, çocuğuna bakar. Annelik yapar. Ona doğal olarak bahşedilmiş bu kutsal meslek sayesinde aynı anda birden fazla insana dönüşüveren bir tiyatro oyuncusudur sanki... Yeri gelir çocuklarına dünyayı öğreten bir öğretmen olur kendisi de sürekli yeni şeyler öğrenen bir öğrencidir artık bu sahnede. Bazen de hasta çocuğunun başında nöbet tutan doktor olur. Kimi zamanda masayı donatmış bir aşçıdır.
"Her şey" olan kadın "hiçbir şey" muamelesi görüyor çoğu kez. Duyguları sömürülmüş, ağlatılmış, incitilmiş, şiddete maruz bırakılmış, aldatılmış, dövülmüş, terk edilmiş hatta erkek egemen olan kimi toplumlarda erkek doğmadığı için öldürülmüştür. Buna rağmen günümüzde susturulmaya çalışılan bir çok kadının sesi yine kadınlar olmuştur. Zamanla üzerindeki baskıdan, ayrımcılıktan ve haksızlıktan kurtulmayı başarmıştır. Bunu okuyarak, yazarak, içindeki hevesi tüm dünyaya haykırarak duyurmuştur. Özgürlük timsali, ilerlemenin ismi oluvermiştir.
Kadınlar çalışma hayatının içinde yer almaya başladıklarından beri hemen hemen her türlü işte çalışan kadınlar iş yaşamına ait zorlukların yanında pek çok farklı sorunlarla da karşı karşıya geldiler. İş hayatında ilerlemek, kariyerinde yükselmek, çeşitli sosyal haklardan yararlanmak, eğitim, yaş, meslek seçimi gibi konularda erkeklere oranla daha fazla sıkıntı çeken kadınları evde de erkeklerin karşılaşmadığı tarzda sorunlarla mücadele ederken görebiliyoruz. Bir yerden iş yerinde kendini kabul ettirme, erkeklerle arasındaki eşitsizlikleri gidermeye çabalamak diğer yandan evinde ev işlerini ve çocuklarına ait sorumlulukları yerine getirmeye çalışmaktadır.
Aile bütçesine katkı sağlamak, yaşam standartlarını yükseltmek, kendi ayakları üzerinde durabilmenin gerekliliği bilinciyle hareket ederek, mesleğinin toplumda saygınlık kazanması isteği ve üretken olup ruhsal sağlığını da koruyabilmek için çalışmaya başlayan kadın gerek ev işi hayatındaki gerekse çalışma hayatındaki çeşitli sorunlarla yorgun bir birey haline gelmeye başlıyor. Bu yüzden de bu mücadeleci ruhu zamanla çörekleniyor benliğine...
Ev hanımı da olsa çalışan kadın da olsa ağır bir işçi gibidir kadın. İki türlü de mesaisi yoğun, yıpratıcı ve çok patronlu bir hayatın ortasındadır.
"İyi" kavramının hakkını sonuna kadar verebilmek istercesine evinde iyi bir eş ve anne, iş yerinde iyi bir çalışan olmak için çabalar.
Eşine, çocuğuna yeterli vakit ayıramaz doğal olarak ve onlarla sağlıklı, yeterli bir ilişki kuramadığı içinde strese girer. Bu sebeple de kendisini suçlu, ihmalkar, kızgın, kaygılı ve yetersiz hissedebilir. Bu yüzden de aile içi geçimsizlik ve boşanma durumları oluşur.
Kadın olmak zordur aslında kadın olan iyi bilir bunu.
Tarih boyunca sosyal düzenin, adaletin, sağlığın, sanatın, bolluk ve bereketin simgesi olmuş kadın; tarla, bahçe, su kanalları açma, dokumacılık, tarım ve hayvancılık gibi işlerde hep ön saflardaydı. Doktor, ebe, mühendis, şoför, subay, pilot, meyhaneci kadın olur mu diyenlere inat hep erkeklerle yarıştılar.
Anadolu kadınında da, batıdaki kadında da aynı gücü, özgüveni ve yeteneği gördük görmeye de devam edeceğimizi düşünüyorum.
Geçmişe baktığımızda tanrıça kültürünün ve anaerkil ailenin sürdüğü toplumları gözlemleyebiliriz. Öte yandan Asya'da yaşayan Türk kadınlarının erkekler yanında önemli bir rolü olduğu da bilinir. Öyle ki kadın erkeğiyle eşit haklara sahip ve buyruklarda han'ın imzasının yanında hatunların imzalarının yer aldığı örneklere rastlanılabilir.
Osmanlı dönemine bakıldığında ise İslami kurallara göre hareket edildiğinden kadın ikinci planda kalmıştır. Erkek bir kaç kadınla evlenmiş istedikleri zamanda boşanmışlardır.
Kadınlar çeşitli kısıtlamalara ve yasaklara maruz bırakılmışlar, hakları ve özgürlükleri ellerinden alınmıştır. Örneğin, sokağa çıkmaları, çarşıda, pazarda gezmeleri hep yasaklanmıştır. Buna rağmen kadın üretici güçtür. Kocasını, oğlunu askere yollar kendi tarlada, bağ bahçelerde çalışır. Hayvanını besler, ekinini eker, giyecek, yiyecek üretirmiş.
Kurtuluş Savaşında da sahnededir kadın. Bir çok kadın silahlarla savaşarak, cephane taşıyarak var gücüyle vatanı için canı pahasına savaşmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra da Atatürk, kadınlara özgürlük, eşitlik ve erkeklerden farksız bir toplumsal konumdan söz eder ve onlara çeşitli haklar verir. Ancak bugüne baktığımızda kadın; yaşı, eğitimi, sosyal konumu ne olursa olsun erkek şiddetine maruz kalmaktadır. Hor görülen, itilen, ezilen, kısıtlanan ve hakları elinden alınan kadınların sayısı ne yazık ki her geçen gün artmaktadır.
Kadın olmak yürek ister ve zordur aslında... Her açıdan çok zordur. Bir düşünün erkeğin egemen olduğu bir toplumdaki kadının rolünü ve erkeğin arzularının hedefi olmanın ağırlığını...
Kadın yaşlandıkça çirkinleşeceği korkusuyla ve sürekli hem cinsleriyle rekabet halinde yaşamaya mecbur bırakılmışçasına savaşır kendi dünyasında. Oysa o kadar güçlüdür ki bir kadın, isterse tek başına tüm dünyayı ele geçirebilir, herkese meydan okuyabilir.
İdolüm olan iki kadından biri annem hep şöyle der: "kadın demek detay demek." Çünkü evini, işini, aşını, çocuğunu, eşini aynı anda birden fazla şeyi düşünmek zorundadır.
Bir diğer idolüm olan kadın ve PR dünyasının duayeni Betül Mardin'den bahsetmek istiyorum. 1995 yılında Uluslar arası Halkla İlişkiler Derneği(IPRA) başkanlığına kadar yükseldi ve IPRA'nın ilk Türk Müslüman Kadın Başkanı oldu. Sayısız ödül ve başarı sahibi olan bence "muhteşem" kadın. Öğütleri düsturumdur. Der ki: "Hep çalışıp üreteceksin, beynin sürekli meşgul olacak, hep koşturman gereken işlerin olacak."
Ona sormuşlar hayatınızı bir kaç cümleyle özetleyebilir misiniz diye? Şöyle demiş: Başarılı, sağlıklı ve mutluyum. Cesaretimi hiçbir zaman kaybetmedim. Tüm gözyaşlarımı neşeye çevirdim, herkesi affettim. İşte yaşamın sırrı burada yatıyor." (Bu sözler kadınlarımıza örnek ve ibret olsun istiyorum.)
Kadın olmak güzeldir aslında, özeldir her kadın. Sarışındır, esmerdir, kumraldır, kızıldır rengi... Anadır, dişidir yeri gelir bir erkekten daha erkektir kadın.
Erkek doğmak ister miydin sorusuna "iyi ki kadınım" diyebilmektir belki de...
Yuvayı yapan dişi kuştur kadın; erkeğini sahiplenen, çocuğunu ezdirmeyen, yeri geldiğinde bir hanım efendi yeri geldiğinde efelenendir kadın.
Yaşadığı toprak, dili, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun güçtür, mücadeleci ruhtur, üretkenliktir, berekettir kadın.
Evli, bekar, dul, güzel, çirkin; uzun, kısa; şişman, zayıf; ergen, olgun hiç fark etmez adının yanındaki bu sıfatlar. Onun asıl adı kadındır.
Ve Tolstoy'un bir sözüyle yazımı noktalamak istiyorum. "Kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele her zaman yepyenidir."
***

"Hiçbir kız çocuğu güçlü kadın olmak için doğmaz. Hepsi masum hayaller kuran, şımarık birer prensese benzerler. Kaderdir onları cadı, fettan ya da güçlü kadın yapan. Tutulmamış sözler, yarım kalmış kaderler, yaşanmamış mutluluklar, ölümler, ayrılıklar güç verirmiş insana.
Kurulan hayaller iskambil kağıtlarından kule gibi yıkıldığında, ezilmemek için o enkazın altında güç veriyor tanrı insana." (Rana Şehnaz/Bir Yalnızlık Tangosu)

Şimdi soruyorum sana kadınlar bir güne sığar mı?