14 Eylül 2013 Cumartesi

Hayatımın Özeti...




Çok hata yaptım şimdiye kadar. Tarifi zor, dönüşü imkansız.
Ders aldıklarım oldu, almaya vakit bulamadıklarım da...
Duyduklarım doğruysa zaferlerim de olmuş. Ahımı alanlar faturasını ödüyormuş.
İyi ki yapmışım dediğim şeyler var, aynı zamanda keşkelerim de...
Geri döndürmek istediğim zamanlar var, engellemek istediğim başlangıçlar da var.
Yeniden güvenebilmek istediğim insanlar var ama başaramadığım.
Unutmayı yürekten dilediğim kişiler ve zamanlar var, unutamadığım ama elbet bir gün unutacağım dostlarım var.
Hayatımdan seneler, aylar çalan insanlar var.
Hayatımdan silmek istediğim görüntüler var silemediğim... Sözler var duymamış olmayı dilediğim ama duyduğum.
Kiminin gözüne sokmak istediğim gerçekler var ama bende saklı kalmasını doğru bulduğum. Ve hepsinin bir yeri, zamanı var.
İçim kanaya kanaya güçlü olduğum zamanlarım var.
Şimdi yeni bir hayatım var, yeni insanlarla, yeni yerlerde, yeni zamanlarda. Eskilerde var ama çoğu eski yerlerde, eski zamanlarda...
Kendi doğrularımla, doğru bildiğim yolda, doğru bildiğim şekilde yürüyorum. İpince bir ipin üzerindeyim. Ve biliyorum ki düşersem yanarım.
Her şeye rağmen isyan etmiyorum hiçbir şeye. Aksine hep şükrediyorum.
Rabbim sınıyor, deniyor ama merhametini de esirgemiyor benden.
Şükürler olsun!...

Not: Ne yana baksam hatıralar... Aynı anda hem sevdiğim hem de nefret ettiğim şehirsin İzmir...

24 Haziran 2013 Pazartesi

GEZİ Günlüğü


                                                     

Ne Gezi'ydi be! Süper kahramanlar gibi gündüz işe, okula; gece destek vermeye koştuk oradan oraya. Gezi Parkı'ndaki direnişe katıl ya da katılma şu süreçte öyle fotoğraflar, öyle espriler var ki unutulmaz. Hep diyorum mizahla izah edilebilen her şeyi çok seviyorum diye!

İşte GEZİ'den akılda kalanlar;

Öncelikle olaylarda hayatını kaybeden Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük ve polis memuru Mustafa Sarı için Allahtan rahmet diliyorum. Unutulmayacaklar.
Limon, sirke, süt ve mide ilacı kullanımı konusunda uzman olduk adeta. Daha düne kadar TOMA nedir diye anlamını bilmiyorken şimdi nasıl kullanacağımızı bile öğrendik.
Hangi takımı tuttuğum önemli değildi fanatik Çarşı taraftarı oldum. KSK'li ve Göztepe'li taraftarlar belki de tarihinde ilk kez omuz omuza pozlar verdi. Zamanında nice öküz sevgililerime direndim ben bu ne ki?! Irk, din, dil, sosyal statü fark etmeden el ele olduk, Gezi'ye destek verdik.
Gece uyumak ihanet etmek gibi geliyordu sanki uyursam bir şeyler olacağı ya da bir şeylerden geri kalacağım korkusuyla sabahlamayı tercih ettim. Uyuyakaldığım zamanlarda da uyanır uyanmaz soluğu Twitter'da ya da Facebook'da aldım ne olmuş ne bitmiş diye... Okan Bayülgen'in halkla birlikte yaptığı canlı yayın... RedHack'in Halk Tv'deki konuşması... Annelerin çocuklarını yalnız bırakmayıp onlarla birlikte parka gelmesi... Hepsi unutulmazdı.
Ağaç, doğa, özgürlük ne kadar önemliymiş! Birbirimizi ne kadar çok seviyormuşuz da haberimiz yokmuş be!
"Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine"... Nâzım Hikmet kulaklarımda çınlıyordu.


"Çarşı orantısız güce karşı orantısız zeka kullanır." "İstanbul'un havası o kadar temiz ki; insanın içine çekince gözleri yaşarıyor." "Öldürmeyen biber gazı güçlendirir." "Galatasaray'lıyım ama yükselenim Çarşı." "Halk Tv'ye bağış hattı açılsa da tüy dökücü krem reklamlarından kurtulsak." Biscolata erkeği out, çarşı erkeği in!"
"I can't stop myself from çapuling!"


                                               








                                     















                                                                         


      


                                             













                                   


                                           





                 






      

7 Mayıs 2013 Salı

Gülşah Kanunları Mı? Murphy Kanunları Mı?




%100 başarı oranıyla çalıştığına şahit olduğum muhteşem(!) yasalar zinciri. "Şimdi sıçtık işte" dedirten ve bir türlü alt edemediğim aksilikler silsilesi. Bunları şöyle şuraya monte edeyim de baktıkça isyan etmektense adam yerinde tespit yapmış zamanında helal olsun! "Aynen, tam da öyle bir şey başıma geldi Murphy Baba ben bu şansla çok yaşamam zaten" diyerek halay çekeyim bari. N'apayım başka he?

Kural 1: Ters gitme olasılığı taşıyan bir şey ters gidecektir.

Kural 2: Başarı daima yalnızken gelir, başarısızlık ise herkesin gözü önündeyken gerçekleşir.

Kural 3: Sen bir yanlış yapana kadar kimse seni dinlemiyordur.

Kural 4: Düşünmekten bıkılınca varılan yere sonuç denir.

Kural 5: Bir cihazı monte ettikten sonra mutlaka bir kaç civata artar.

Kural 6: Birkaç işinizin birden ters gitme olasılığı varsa, kesinlikle size en çok zarar verecek iş ters gidecektir.

Kural 7: Bir şeyi tamir etmek düşündüğünüzden daha uzun sürer ve daha pahalıya mal olur.

Kural 8: Bir işin ne kadar sürede biteceği size sorulduğunda, tahmin ettiğiniz süreyi iki ile çarpıp bir üst zaman dilimiyle cevap verin. (Saat ise gün, gün ise hafta, hafta ise ay)

Kural 9: Her şey iyi gidiyorsa mutlaka bir terslik vardır.




Kural 10: Düşen bir nesneyi tutmaya kalkmayın. Bırakın düşsün, daha az zarar görecektir.

Kural 11: İşinizin tüm aşamalarını planlayıp birinci aşama ile işe başladığınızda, birinci aşamadan önce tamamlanmış olması gereken bir aşama ortaya çıkar.

Kural 12: Problemlere getirilen çözümler yeni problemler yaratır.

Kural 13: Doğa, hata ve eksikten yanadır.

Kural 14: Durum iyiye gitmeye başladığında mutlaka unuttuğunuz veya gözden kaçırdığınız bir nokta vardır.

Kural 15: İşinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın mutlaka sonuçlara modifikasyon getirecek bir amiriniz bulunacaktır.

Kural 16: Birlikte görülmek istemediğiniz biriyle beraberseniz tanıdığınız biriyle karşılaşma olasılığı tavan yapar. (Yazının burasında araya girme ihtiyacı hissetme sebebim bu maddenin harfiyen başıma gelmesiydi. Üniversite yıllarımda köşe bucak saklandığım erkek arkadaşımla el ele gezerken babamın karşımızda belirme anı.)

Kural 17: Eğer trafikte şerit değiştirirseniz eski şeridiniz şimdi bulunduğunuzdan daha hızlı akar.

Kural 18: Elleriniz yağa bulaştığında burnunuz kaşınmaya başlar ve acil tuvalet gereksinimi doğar.

Kural 19: Yere düşen her şey en zor ulaşılabilecek noktaya kadar yuvarlanır. (Bozuk parada çok yaşadığım bir durum hele alışveriş yaparken offf! O kadar güçlü reflekslerin var ama bi parayı tutamadın salak seni hangi deliğe girdi bul çabuk diye kendimi pataklıyorum!)

Kural 20: Patronunuza işe geç kalma nedeninizin patlak lastik olduğunu söylerseniz ertesi sabah lastiğinizi patlak bulursunuz.

Kural 21: Kaşınma kat sayısı vücudunuzun ulaşılması zor olan yerlerinde yüksektir. (Geçen gün sırtımın en acayip tarafından ellerime doğru gelen tatlı tatlı kaşınma isteği buna örnek verilebilir. Evde yalnızdım kaşıyacak kimsem de yok mecburen kalem, oklava gibi bilumum alet arayışı içerisine bile girmiştim.)

Kural 22: Bir kahve içmek için oturduğunuzda patronunuz sizden bir görev ister ve bu görevin süresi kahve soğuyana kadardır.

Kural 23: Ayakkabı ayağınıza tam geldiyse, o ayakkabı çirkindir.

Kural 24: Aradığınız herhangi bir şeyi son baktığınız yerde bulursunuz.

Kural 25: Birine bir makinenin çalışmadığını kanıtlamaya çalışırsanız makine o anda çalışacaktır.(Yemin ederim çalışmıyordu senin elin değdi, uğurlu geldin afhafaghagahfhah)

Kural 26: Yediğinizin tadı güzelse sağlığınız için zararlı, tadı kötüyse sağlığınız için yararlıdır. (Hayatta güzel olan her şey ya illegal, ya ayıp ya da şişmanlatıcı zaten.)

Kural 27: İnsanlar birbirini hak eder.

Kural 28: Ekmek tereyağlı yüzü ile düşer.

Kural 29: İyilik cezasız kalmaz.

Kural 30: Aptallığın gücünü göz ardı etmeyiniz.

Kural 31: Bir işi ne kadar önceden planlarsanız, ters gitme olasılığı o kadar artar.

Kural 32: Borç alabilmek için borca ihtiyacınız olmadığını ispatlamalısınız.

Kural 33: Kimse başkasının yaptığı işle ilgilenmez.

Kural 34: Sigara dumanı içmeyene doğru gelir.

Kural 35: Deney başarılıysa bir şeyler yanlış demektir.

Kural 36: Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi!

Kural 37: Gizli hata gizli kalmaz.

Kural 38: Tırnaklarınızı kestikten bir saat sonra tırnakla yapılacak bir iş çıkar.

Kural 39: Bağışla ama unutma!

Kural 40: Kendi fikrinizi önemli birinin fikri gibi sunarsanız kabul edilme şansı daha fazladır.

Kural 41: Yağmur yağma ihtimalinin %20 olduğu bir gün, sabah arabanızı yıkatırsanız yağmur yağma ihtimali %100'e çıkar.

Kural 42: Herhangi bir şeyin olma olasılığı, arzu edilebilirliğiyle ters orantılıdır.

Bunlar da madde madde Gülşah Kanunları... (Hiç şaşmaz!)

Madde 1: Alışveriş sırasında en beğendiğin kıyafetin etiketinde "her bedene uyar" yazıyorsa hiçbir bedene uymaz demektir.

Madde 2: En çirkin/bakımsız/paspal olduğun gün sokağa çıktığında kendini en çok beğendirmek istediğin insanla karşılaşırsın.

Madde 3: Sınavda ilk işaretlediğin şıkkı silip başka bir şık işaretlersen ilk işaretlediğin şık doğru çıkar.

Madde 4: Birden fazla bankamatik/kasa varsa ve kuyruktakilerin sayısı eşitse senin girdiğin sıra daha geç işler. Hatta sırada kesin bir sorun ya da kavga çıkar.

Madde 5: Sınavda iki şık arasında kalıp mutlaka yanlış olan şık seçilir.

Madde 6: Sevdiğin bir eşyanın kaybolması, sevmediğin ve hatta kaybetmek için elinden geleni yaptığın eşyanın kaybolmasından 10 kat daha kolaydır.

Madde 7: Bir yere/bir kişiye ne kadar geç kaldıysan yolda o kadar bela seni bulur.

Madde 8: Hafta içi hiç gelmeyen uykun, hafta sonu erken saatlerde gelecektir.

Madde 9: Uzun saçların varsa, sokağa çıktığında rüzgâr daima arkandan eser.

Madde 10: Yolda yürürken unuttuğun bir şeyleri hatırlamak istediğinde adımların yavaşlar, hatırlamak istemediğin şeylerde ise adımların hızlanır hem de farkında olmadan.

Madde 11: İhtiyacın olduğu zaman kimseyi yanında bulamazsın. 

Madde 12: Hayalimdeki insanın hayalindeki insan değilim.

Madde 13: Beklemekte olduğun şey onu beklemeyi unuttuğunda/beklemekten vazgeçtiğinde gerçekleşir.

Madde 14: Güvendiğin insan/insanlar seni yüzüstü bırakacak olanlardır.

Madde 15: Evde gürültü yapmak istemediğinde bil ki kapılar hiç olmadığı kadar gıcırdayacak, lamba anahtarları ses çıkaracak ve kesin bir şeyler devrilecektir.

Madde 16: Dikkatli ve özenli bir şekilde yapmaya çalıştığın her iş boka saracaktır.

Madde 17: Telefon konuşmasının en heyecanlı yerinde şarjı mutlaka biter.

Madde 18: Yıllardır görüşmediğin/konuşmadığın arkadaşınla Feysbuk'ta pc başında denk gelip, sohbet edeyim derken bir anda elektrikler kesilir.

Madde 19: Camları sildikten sonra mutlaka yağmur yağar.

Madde 20: Evden çıkarken/çıkmadan önce "ulan acaba yapsam mı?" diye tereddüt edip, yapmadığın eyleme mutlak surette ihtiyacın olacaktır.

Madde 21: Diş/baş ağrısı gece/tatil gününde başlar.

Madde 22: Durakta hangi otobüsü bekliyorsan en son o gelecektir.

Madde 23: Bütün iyiler kapılmıştır ve sana en öküzü düşer.

Madde 24: Eğer biri kapılmamışsa, bir sebebi vardır.

Madde 25: Akıl +güzellik + başarı = Sıfır!

Madde 26: Gündüz vakti evdeysen ve dinlenmek istiyorsan kapı ve telefon hiç susmaz.

Madde 27: Karşındakine ne kadar iyi niyetli davranırsan o kadar kötülük görürsün.

Madde 28: Uzun bekleyiş sonrası sana sıra geldiğinde ATM'de ya da benzeri yerlerde servis dışı bir durum oluşur.

Madde 29: Soğan/Sarımsak yiyip "aman yeaaa kimseyle konuşmam, hem naneli bir sakız alırım geçer" diyerek dışarı çıktığın gün uzun zamandır görmediğin biriyle karşılaşıp, saatlerce sohbet edersin.

Madde 30: En iyi davrandığın/en vazgeçilmez zannettiğin insanla ağzına sıçacak insan aynı kişidir.

Madde 31: Kapıyı kilitledikten sonra(unutulan bir şeyler yüzünden) geri dönme olasılığı çok fazladır.

Madde 32: Herkesin çatır çatır kopya çektiği sınavlarda gözetmen yanına gelip oturur ya da başının dibinden ayrılmaz.

Madde 33: Çok paran varken alacak hiçbir şey bulamazsın.

Madde 34: Çevrende hiç ayrılmayacaklarını düşündüğün bir çift varsa, onlar çok kısa bir süre sonra ayrılacaklardır.

Madde 35: "Oha! Bu bile birini bulmuş ama bunların ilişkisi uzun sürmez, ayrılırlar" diye düşündüğün çift kısa sürede evlenecektir.




Madde 36: İple çektiğin ve herkesle paylaştığın bir olayın iptal olma ihtimali kaç kişiye anlattığın ile doğru orantılıdır.

Madde 37: Radyoyu ne zaman açarsan aç, en sevdiğin şarkının son melodilerini duyarsın.

Madde 38: Kulaklığın düğümlenir ve sen onu açana kadar dinlemekte olduğun şarkı biter.

Madde 39: Çok mutluysan ve her şeyin yolunda gittiğini düşünüyorsan mutsuzluk kapıdadır.

Madde 40: Akıllısı beni bulmaz, delisi dibimden ayrılmaz.

Madde 41: Dişlerini yeni fırçalamışsan karşına mutlaka yiyecek enfes bir şey çıkacaktır.

Madde 42: Her nazik hareketin, nazik olmayan bir karşılığı vardır.

Madde 43: Yatırmayı unuttuğun kupona ikramiye çıkar.

Madde 44: Kuaföre saçlarını kestirmeye gitmeden önceki hâli en beğendiğin hâlidir.

Madde 45: En parlak fikirler hep tuvalette akla gelir.

Madde 46: Çılgınlar gibi bisiklet sürmek istediğin gün kiralayacak bir tane bisiklet bulamazsın.

Madde 47: Seni seveni sen sevemezsin, senin sevdiğin seni sevmez.

Madde 48: Çok gülünce başına bir şey gelme olasılığı doğru orantılı. Kendini bir anda ağlarken bulabilirsin. Ya da tam tersi. Bir de büyük konuş ki başına gelsin!

Madde 49: Aşure kıvamındaki çantandan tek seferde bir şey çıkarman neredeyse imkansızdır illa ki o çanta masaya boşaltılacak.

Madde 50: Aynı gün birden fazla iş teklifi gelmesi.

Bu maddeler daha uzar gider de aklıma gelenler bunlardan ibaret...

Not: "Yeterince dürüstseniz, fazlasıyla aşıksanız ve gerçekten iyi birisiyseniz. Hazırsınız artık mutsuz olabilirsiniz."

Bir Gülşah sözü de der ki; şans bana ağzıyla gülünceye kadar hayatı ciddiye almayacağım zira bu şekilde ödeşiyoruz.

Görüşürüz :)


29 Nisan 2013 Pazartesi

Ben Her Bahar Alerji Olurum



Millet her bahar aşık olur ben "alerji" işte böyle bir insanım idare et! :) Epeydir yazamıyorum zira kariyer derdine düştüm peh peh peh!
Bugünkü konumuz "bahar alerjisi" Nedir? Neler yapılmalı? Ölecek miyim doktor? (:
Polen-rüzgar-güneş üçlüsünün; burnun akması sonucu devamlı silinip kızarmasına, gözlerin sürekli bir ağlak ifadeyle bakmasına, arka arkaya en az 10 kere hapşırarak kendi rekorumu kırmama neden olan illet olay. Sabahları nefes alamayıp uyanma, burun, boğaz ve kulak kaşıntısı, kıpkırmızı, şiş ve ağlayan gözler, aralıksız hapşırık nöbetleriyle kendini belli eder. Kutularca selpak bitti lan! Pooofff!
"Bahar nezlesi" diye de bahsedilen bu sinsi polen alerjisi yüzünden etrafındaki herkesin "bahar geldi hobarey, doğaya neşe, kırlara çiçek, içime böcek geldi dubarey" şeklindeki coşkunluklarına sadece homurdanıp sinirlenmek arası tepki verebilen herkesten biriyim :( Bunları yazarken bile burnum kaşınıyor ve sürekli hapşırıyorum yeaaa! Öyle ki, dayanılmaz noktaya geldiğim zamanlar da oldu mesela eczacının yakasına yapışıp ölüyorum bu alerji için acil bir şey gerek bana diye yalvardığımı bilirim. Bir ilaç vardı ama ismini şu an gerçekten hatırlamıyorum onu içtikten sonra iyileşmiştim seneler evvel! Şimdilerde o kadar azmıyor alerjim ama yine de sosyal hayatımı engelleyebiliyor mesela dışarı çıkarsam mutlaka yarı dedektif kılığında dolaşmak zorunda kalıyorum; şapka+güneş gözlüğü şart!
İnternet'te araştırma yaptım azıcık! Acıbadem Kadıköy Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Alerjik Hastalıklar Uzmanı Dr. Gülden Paşaoğlu Karakış, son yıllarda özellikle polen alerjili hastalarda aşı tedavisinin etkinliğinin kanıtlandığını söyledi. Polen alerjileri için günümüzde iki farklı aşı uygulanıyor;
Birinci yöntem, klasik uzun süreli uygulanması gereken ve oldukça etkili, kür olasılığı yüksek olan aşı uygulamasıdır.
İkinci yöntem ise, sadece mevsim öncesi uygulanan ve her yıl tekrarlanması gereken yedi hafta gibi kısa süreli uygulanan aşı tedavisidir. Bu uygulama ile hasta o bahar mevsimini oldukça rahat geçirebilmektedir. Ancak bu aşı kısa süreli etkili olup her yıl mevsim başlamadan önce tekrarlanması gerekmektedir. 
Aşı tedavisinin riskli bir yöntem olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Daha fazla bilgi için; http://www.bilimvesaglik.com/bilimsel/bahar-alerjisi-ve-asi-tedavisi.html

İlaçsız atlatabileceğine inananlar;

-Sigara içmeyin ve yanınızda içirmeyin. (Zaten kullanmıyorum ve kullananları uyarıyorum bu maddeyi geç!)
-Tozlu ve polenli ortamlarda bulunmayın eğer bulunmak zorundaysanız mutlaka maske kullanın.(Şapkadan maske kullanmaya terfi haydi bakalım!)
-Polen yoğunluğu en çok sabah erken saatlerde ve akşam saatlerinde olmaktadır. Bu saatlerde dışarı çıkmamaya çalışın. (OLDU!)
-Polenlerin uçuştuğu mevsimlerde kapı ve pencerelerinizi kapalı tutun. Rüzgârlı havalarda evde kalmaya çalışın. (Hı Hı Denerim!)
-Burnun dış kısmına ve göz çevresine çok ince bir tabaka şeklinde vazelin sürün, polenler vazeline yapışmakta ve böylece girişleri engellenmektedir. (Vazelin sürün, polenler sürünsün! Öeeefff! Tamam kestim!) :)
-Özellikle kaloriferli evlerde kuru ev havası alerjik rinitin kötüleşmesine neden olabileceğinden, evde hava nemlendiricisi kullanın. (Bu nedir ya?)
-Klimalarda kullanılan filtreleri her ay değiştirin, alerjenleri tutan özel filtreler alın. Hava değişimini içeride bulunan havayı kullanarak temizleyen, dışarıdaki havayı kullanmayan özel klimaları tercih edin. (Bu konuyu aile bireyleriyle konuşmak gerek!)
-Evinizde tüylü hayvan ve bitki beslemekten kaçının. ( Peki ya besliyor isem hayvanı/bitkiyi sokağa mı atacağım?)
-Beden temizliğinize dikkat edin, düzenli olarak el ve yüzünüzü yıkarsanız vücudunuza girmek üzere olan polenleri engellersiniz. ( Ay ben günde 45-50 kez el, yüz yıkar; duş alırım zaten ki!)
-Yatmadan önce duş almak, saçları yıkamak yararlı olur.
-Polen mevsiminde giysilerinizi açık havada kurutmayın. Şapka ve ceketlerinizi daha sık yıkayın. (Hımmm!)
-Tüylü ve yünlü battaniyeler yerine pamuklu ve sentetik olanları tercih edin. (Ulan bu mevsimde tüylü ve yünlü battaniye ile işim olmaz ki!)
-Toz barındırabilecek tarzda kilim, halı gibi ev eşyalarını kullanmamaya özen gösterin.
-Polen mevsiminde arabada giderken pencereleri kapalı tutun.
-Açıkta egzersiz ve spordan kaçının. (Hadi be! En sevdiğim koşumu, yürüyüşümü sırf bunun için bırakamam bulsam yoga bile açık havada yaparım ben!)
-Tatil için deniz kenarını tercih edin.
-Çim biçmekten kaçının, biçmek zorundaysanız da bir maske takın. (Bana çimden uzak dur diyecek diye ödüm patladı bir an! Neticede bahar geldiğinde kendimi çimlere atıveririm.)
-Tabii son olarak; bir doktora danışarak polen mevsimi, saman nezlesi, astım ve kurdeşene karşı koruyucu ilaçlar alın.
*Alerji yaratan kişi/kurumlardan uzak durun. (Bu maddeyi ben salladım!) :)

Kısaca, öldürmüyor ama süründürüyor! Yüzüm gözüm şişene kadar hapşırmak istiyorum...








28 Mart 2013 Perşembe

Aldatılmak Güzeldir

 
 
"İlk insan olduğuna inandığımız Adem'in, tek seçeneği Havva olmasaydı acaba davranışları nasıl olacaktı? Yine Havva'yı mı seçecekti, yoksa bir başkasını mı? Diyelim ki birini seçti acaba ömür boyu seçimine sadık kalacak mıydı? Sanmıyorum. Yasaklanana uzanabilecek 'cesareti' gösterebildiyse eğer seçiminin dışında kalacak olana da yönelecek cesareti bulacaktı" diyerek başlıyor kitap 7 kısımdan oluşuyor; 1. Kısım: Tek Eşli miyiz, Değil Miyiz? 2. Kısım: Aşk Nedir Nasıl Ve Niye Aşık Oluruz? 3. Kısım: Sadakatsizlik İhanet Ya da Aldatma 4. Kısım: Kadınlar İçin Hangileri Aldatma Sayılıyor? 5. Kısım: Türk Erkeği Nasıldır? 6. Kısım: Bazı Kadınlar Aldatılmaya Mahkumdur 7. Kısım: Aldatılmayı Takmayın, Bırakın Yapsın
Beni fazlasıyla sardığını söylemek isterim. Aldatılmayı çok sıra dışı bir dilde anlatmış öyle ki aldatan için gerekçelerini paylaşırken genel olarak onlar ve bizler başlığı altında kadınlar ve erkekler açılımında esprili dili ile mantıklı tezler kullanarak bu durumu kırıcı olsa da etkilenmeden atlatabilmek mesajını bulabiliyorsun.(Ne dedim lan öyle çok acayip bir şeyler yazdım ama olsun anlamışsındır beni) :) Bir de aldatılan ünlü kadınlardan alıntılar/anektodlar var ki vay be dedim gerçekten zamanında Zuhal Olcay bile aldatılmıştı yani! Bir de kitapta bu acı tecrübeyi yaşayanların anlattıkları var ki satırları okurken tüylerim ürperdi, ağladım resmen!  "Yemek yedikten sonra canının tatlı çekmesi kadar doğal" kabul edilebilen bu durumu o kadar farklı pencereden ele almış ki Ayşe Kardeşoğlu okurken hiç sıkılmadım aksine oldukça eğlendim diyebilirim. Neden bilemiyorum ya zamanında başıma geldiğinden bağışıklık kazandım ya da günümüz aşklarının beni tatmin edemeyişi bu durumu çoktan kabullendiğimi ve sorgulamayı bıraktığımı gösteriyor. "Aldatmak bir ruh hali değil, karakterin dökülüş biçimidir." Dedikten sonra yoluma devam ederim. Bana ne abi o kaybeder! Kendini sinsi ama akıllı sanıyorsun ya öyle değil. (Görmesem bile hissederim elbet kulağıma da gelir. Üzgünüm benden kaçmaz canım! Ben edebiyle seviyorsam sen de beni öyle sevmelisin ibneliğin lüzumu yok!)
O değil de kimse sütten çıkmış ak kaşık modunda takılmasın valla neler gördük! Yanında sevgilisi/eşi varken başka erkeklerle flört eden hatunun yaptığı aldatma olmuyor mu yani? İlişkisi olduğu halde kendini "göz çapkını" olarak niteleyip yakışıklı erkekleri süzüm süzüm süzen kadın da aldatan kategorisindedir benim nazarımda sevgilisi/eşi olduğu halde başka kadının/kadınların kucağına koşan erkek de...
İnsanın kendisine karşı dürüst olmadığı her durumdan bir aldatma hikayesi çıkıyor ne yazık ki! O sebeple kadın-erkek aldatır değil karaktersiz insan aldatır diye düşünüyorum. Gözümde zerre değeri kalmayan insan müsveddeleri! Geçen yine aldatılmış bir kız arkadaşımı teselli ederken buldum kendimi cümlelerim "seni çok iyi anlıyorum'dan" öteye geçemedi tabii! Ona da bu kitabı okumasını tavsiye ettim.
Neyse damarıma basılan bir konu olması itibariyle baya sinirleniyorum o sebeple çok uzatmadan bu kitabı al, oku ve başucuna koy diyorum.

               Güzel de kitabı soda içerek okuduğuma göre hazmedemediğim gerçekler var!



Kitaptan kısa kısa notlar:

Biz bebeklerimizle oynayıp, annemizin pişirdiği yemekleri öğrenmeye çalışırken, aynı yaşlarda başka bir evde, bir erkek çocuğu action man'leriyle oynar, düşman askerlerini "dışın dışın" nidalarıyla öldürür, o anda babası içeri girer, "Mehmet amcası benim oğluma sınıftaki bütün kızlar aşık olmuş, o büyüyünce var ya, off off... Arabasına atladığı gibi her gün bir başka kızla gezecek, kızlar kıskançlıktan birbirini yiyecekler." diyerek, oğlunu balon gibi iyice şişirirler.

Biz kadınlara hayatta sunulan iki seçenek var; bir erkekle evlenmek ya da yalnız kalıp "kız kurusu" olmak. Bekar kalanlardan "arızalı" ya da "gudubet" diye bahsederler.
Bekarlık hayatını normal kadınlar seçmez, bekar olunmaz, bekar kalınır. Evli olanlar nedense hep bir basamak önde sayarlar kendilerini, "ben evlendim, sende bir şey yok mu?" "Aman kızım çabuk tut elini, bak yaşın da geçiyor, çocuk yapamazsın sonra"...

Bir kebapçıya gidersiniz. Her zaman yediğiniz, lezzetine bayıldığınız, büyük bir iştahla yediğiniz o kebabı sipariş edersiniz. Görünüşüyle, tadıyla her zamanki gibi güzel olmuştur...
Karşı masada bir adam sebzeli bir kebap yiyordur, daha önce yemediğiniz, hiç denemediğiniz bir kebabı siz, iştahla lokmalarınızı atarken bir yandan onu izlersiniz, onu mu alsaydım acaba? Denese miydim? Ya güzel değilse? Bu kebap da iyi gerçi ama acaba bir daha ki sefere ondan mı yesem?
Diye bakar durursunuz adamın ağzına attığı lokmalara. Kebabınızı yiyip kalkarsınız. Ertesi akşam aklınıza takılan o kebabı yemek için aynı yere gelirsiniz ve menüyü açıp resmini görürsünüz. Gülümseyerek "bundan istiyorum" dersiniz. Sebzeli kebap gelir, merakla tadına bakarsınız ama yüzünüzde ekşi bir ifadeyle "o kadar da lezzetli değilmiş, benim acılı Adana'm çok daha güzelmiş" dersiniz.
İşte budur aldatmak!




"Kadın her ihtiyacını karşılayabilecek tek bir erkek ister, Erkek; tek bir ihtiyacını karşılayacak her kadını."

En ustaca işlenmiş cinayet bile arkasında mutlaka bir iz bırakır eğer akıllı bir kadınsanız fazla ipucuna da gerek yok aslında, siz havadaki kokudan bile anlarsınız.

"Erkeğin orospusuna çapkın; kadının çapkınına orospu denilen bir toplumda yaşıyoruz."

"Biri sizi aldatırsa suç onundur. İkinci kez aldatırsa suç sizindir."

"Hamileliğin, sarımsağın, aldatmanın azıcığı olmaz."

Amerika'da bir araştırma yapılmış. Bu Amerikalılar biliyorsunuz ömrünü araştırmalara harcayan insanlar.
Gece yarısı bir erkek neden yataktan kalkarmış konu bu. Cevaplara bakar mısınız lütfen...
İşte sonuçları:
Sigara içmek için %1
Telefon için %2
Tuvalete gitmek için %3
Buzdolabına gitmek için %8
Eve gitmek için %83

Futbol maçları hakkında çok iyi bilgi sahibi olun. Hangi takımın, hangi gün, saat kaçta maçı var iyice öğrenin. Her erkek mutlaka bir kez "arkadaşlarla maça gittim" yalanını söyler.

"Erkekler ikiye ayrılır, aldatmış erkekler ve henüz aldatmamış erkekler."

"Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır." (Schiller)

"Gerçekten sadık olduğumuz yegane anlar; delicesine aşık olduğumuz anlardır. Ondan sonra ise; ya sadık görünürüz ya da fırsat bulamayız." (Emre Yılmaz)

Aldatılmak; reçelin içinden çekirdeği çıkartılmamış vişneye denk gelmektir.
Ya soğukkanlılıkla çıkarıp atarsınız
Ya dişinizi kırarsınız
Ya da yutarsınız.

Her güzel ve başarılı kadının arkasında, onu aldatmış onlarca erkek vardır.

Adamın sık sık arayıp sorması, orada daha ne kadar kalacağını öğrenmek istemesi, çapkınlık yaptığı kadınla evde biraz daha vakit geçirmek istemesindendir.

Facebook'daki "Arkadaşlarım" listesine sevgilisini, kocasını ekleyen kadınlar... Bırakın kocanızı, sevgilinizi çemberin içine almaktan artık oraya ilkokul arkadaşlarınızı koyun ne bileyim yabancı dil kursundan arkadaşlarınızı koyun, yıllardır ulaşamadığınız kolej arkadaşlarınızın fotoğraflarını koyun. Sizin sevgiliniz ya da kocanız olduğunu bilen biliyordur zaten.

Artık kimseye aldatılma hikayeleri cazip gelmiyor. Daha in olan konu aldatılmayı aşmış kadınlar.
Çünkü kadınlar güçlendiler. Aldatılmaya alıştılar ya da artık bunu takmıyorlar. Yepyeni bir devir açılıyor. Erkekleri ve aldatılmayı takmayan kadınlar geliyor!
Oturun, sabredin ve bekleyin. Her şey en fazla bitene kadar sürer hem.

"Siyasi ve ekonomik özgürlükler azaldıkça cinsel özgürlükler artar." (Brave New World/Aldos Huxley)

"Ağırdır uykusu aldatılmış olanın ve delik deşik uykusu aldatanın." (Cemal Süreya)

"Sevgi emektir, emek ise; vazgeçmeyecek ama özgür bırakacak kadar sevmektir." (Can Yücel)

Bir Kadın Olarak İlişkiden Ne Bekliyoruz?
İkimizde kartları açık oynayalım. Üzerimde baskı kurma, gereksiz kıskançlık krizlerine girme, senden önce yaşadıklarıma karışma. Kartları açık oyna ki bende nasıl davranmam gerektiğine karar vereyim. Seninle ilgili ÖZEL haberleri başkalarının ağzından duymaktansa önce benim duymam daha sahici bir ilişki için gerekli ve önemlidir.
Ve herkes bir gün gidebilir, tıpkı sizinde gidebileceğiniz gibi.
Gidenler gidiyorsa bırakın gitsin. Sizin daha önce gideniniz olmadı mı sanki?













               

17 Mart 2013 Pazar

Kelebeğin Rüyası



Bir yudum kahvemden alıyorum, yüzümde tatlı bir gülümseme oluşuyor :) ve yazmaya başlıyorum...

"Günün birinde ermiş, rüyasında kelebek olduğunu görmüş. Uyandığında kafası karışmış. Kendi kendine şöyle demiş: Ben mi rüyamda kelebek olduğumu gördüm yoksa kelebek mi rüyasında ben olduğunu gördü?"

Zonguldak'ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa'da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı'nın kızı Suzan'ın Zonguldak'a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer'in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940'lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer'in hem kendi gelecekleri hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.
Yönetmenliğini ve senaristliğini Yılmaz Erdoğan'ın üstlendiği filmin yapımcılığı yine BKM'ye ait. Çekimleri Zonguldak ve İstanbul'da gerçekleştirilen yapım aynı zamanda Zonguldaklı madencilerin de öyküsüne değiniyor. Oyuncu kadrosunda Yılmaz Erdoğan'ın yanı sıra Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin, Taner Birsel, Ahmet Mümtaz Taylan gibi genç-usta pek çok isim de yer alıyor.
Kaynak: http://www.beyazperde.com/filmler/film-213533/

Filmin Yılmaz Erdoğan'ın komediden drama geçme çabasının güzel bir sonucu olduğunu düşünmekteyim. Özellikle diyaloglarındaki ince mizah kendine has üslubunu aktardığını gösteriyor. İki genç şairin dram yüklü hayatı yaratılan melankolik atmosferde oldukça başarılı aktarılıyor. Kıvanç'ım yine döktürmüş zaten :) Rolünün hakkını vermiş. Tabii diğer oyuncuların performanslarını da başarılı buldum. Olumsuz bir kaç eleştiriye gelince filmde Belçim Bilgin'in lise öğrencisine göre yaşlı kaldığı konusunda hem fikirim. Kıvanç'ın neden o kadar kambur yürüdüğüne de bir anlam veremedim doğrusu? Ha bir de tırnaklarını yediği sahnelerde(sanırım rol gereği) ağzına ağzına vurmak istediğim doğru! :)



Bana kalırsa film Türk sineması için önemli bir dönüm noktası niteliğinde zira Türk sinema izleyicisinin hasret kaldığı romantik duyguları naif karakterler üzerinden oldukça masum bir şekilde aktarıyor. 
Yılmaz Erdoğan'ın şiirlere olan ilgisi ve şairliği bir çok kimse tarafından beğenilir, takdir görür bu kez Kelebeğin Rüyasın'da deyim yerindeyse şairliğini konuşturmuş. Filmde Behçet Necatigil'i canlandırıyor. Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) ve Rüştü Onur (Mert Fırat) genç öğrencileri. 
Mustafa Kemal Atatürk sonrası İnönü ve Yeni Cumhuriyet dönemini gösterirken dönemin sistemine de dokunmayı ihmal etmiyor.
Aslında odağına aşkı alsa da "şiir hayatın bahanesi" diyerek iki gencin tek derdinin şiir yazmak olduğunu gösteriyor.
Ben eskiyi seviyorum; nostalji yaşatan her ne varsa beni heyecanlandırıyor. Filmde daktilo gördüğüm her sahnede "ah ulen be şimdi bununla yazı yazmak vardı!" dedim. Şiiri de seviyorum şairleri de... Eskiden mutlu olduğumuzda, aşık olduğumuzda ya da ayrılıklar yaşadığımızda şiire koşardık! Belki de bu yüzden film beni çok etkiledi. Hem eskiyi hem şiiri hem de bir çok duyguyu kısacası hayata tam nokta atışını yapıyor. Şimdilerde unutuldu mu yitip gitti mi ya da biz mi hissiz kaldık bu kadar bilemiyorum ama ben hep şiiri sevdim ve sevmeye devam edeceğim. 
O değil de izleyenler kendini kelebeğin yerine koyup bir günlük hayatlarını yeniden gözden geçirmeli bence!












8 Mart 2013 Cuma

Kadınlar Bir Güne Sığar Mı?



Son 5 yılda öldürülmüş 700 kadın; her geçen gün artan taciz, şiddet ve cinayet... Bu şartlar altında bugünü kutlamak gelmedi içimden ama yine de bir şeyler yazmak istedim. Üniversiteden çok sevgili arkadaşım Nazlı Tutan'ın bir projesi için daha önceden hazırlamış olduğum yazımı paylaşıyorum şimdi...

KADINIM!
Bir kadın olarak doğmuş olmanın verdiği özgüven ve farkındalık hissiyle yazıma başlıyorum. Kadın, doğduğu andan itibaren görev ve sorumluluklarla kuşatılmış bir dünyaya açar gözlerini öyle ki toplumun, ailesinin, çevresinin yani herkesin bir söz hakkı vardır üzerinde. Kadın evlenir, çocuk doğurur, çocuğuna bakar. Annelik yapar. Ona doğal olarak bahşedilmiş bu kutsal meslek sayesinde aynı anda birden fazla insana dönüşüveren bir tiyatro oyuncusudur sanki... Yeri gelir çocuklarına dünyayı öğreten bir öğretmen olur kendisi de sürekli yeni şeyler öğrenen bir öğrencidir artık bu sahnede. Bazen de hasta çocuğunun başında nöbet tutan doktor olur. Kimi zamanda masayı donatmış bir aşçıdır.
"Her şey" olan kadın "hiçbir şey" muamelesi görüyor çoğu kez. Duyguları sömürülmüş, ağlatılmış, incitilmiş, şiddete maruz bırakılmış, aldatılmış, dövülmüş, terk edilmiş hatta erkek egemen olan kimi toplumlarda erkek doğmadığı için öldürülmüştür. Buna rağmen günümüzde susturulmaya çalışılan bir çok kadının sesi yine kadınlar olmuştur. Zamanla üzerindeki baskıdan, ayrımcılıktan ve haksızlıktan kurtulmayı başarmıştır. Bunu okuyarak, yazarak, içindeki hevesi tüm dünyaya haykırarak duyurmuştur. Özgürlük timsali, ilerlemenin ismi oluvermiştir.
Kadınlar çalışma hayatının içinde yer almaya başladıklarından beri hemen hemen her türlü işte çalışan kadınlar iş yaşamına ait zorlukların yanında pek çok farklı sorunlarla da karşı karşıya geldiler. İş hayatında ilerlemek, kariyerinde yükselmek, çeşitli sosyal haklardan yararlanmak, eğitim, yaş, meslek seçimi gibi konularda erkeklere oranla daha fazla sıkıntı çeken kadınları evde de erkeklerin karşılaşmadığı tarzda sorunlarla mücadele ederken görebiliyoruz. Bir yerden iş yerinde kendini kabul ettirme, erkeklerle arasındaki eşitsizlikleri gidermeye çabalamak diğer yandan evinde ev işlerini ve çocuklarına ait sorumlulukları yerine getirmeye çalışmaktadır.
Aile bütçesine katkı sağlamak, yaşam standartlarını yükseltmek, kendi ayakları üzerinde durabilmenin gerekliliği bilinciyle hareket ederek, mesleğinin toplumda saygınlık kazanması isteği ve üretken olup ruhsal sağlığını da koruyabilmek için çalışmaya başlayan kadın gerek ev işi hayatındaki gerekse çalışma hayatındaki çeşitli sorunlarla yorgun bir birey haline gelmeye başlıyor. Bu yüzden de bu mücadeleci ruhu zamanla çörekleniyor benliğine...
Ev hanımı da olsa çalışan kadın da olsa ağır bir işçi gibidir kadın. İki türlü de mesaisi yoğun, yıpratıcı ve çok patronlu bir hayatın ortasındadır.
"İyi" kavramının hakkını sonuna kadar verebilmek istercesine evinde iyi bir eş ve anne, iş yerinde iyi bir çalışan olmak için çabalar.
Eşine, çocuğuna yeterli vakit ayıramaz doğal olarak ve onlarla sağlıklı, yeterli bir ilişki kuramadığı içinde strese girer. Bu sebeple de kendisini suçlu, ihmalkar, kızgın, kaygılı ve yetersiz hissedebilir. Bu yüzden de aile içi geçimsizlik ve boşanma durumları oluşur.
Kadın olmak zordur aslında kadın olan iyi bilir bunu.
Tarih boyunca sosyal düzenin, adaletin, sağlığın, sanatın, bolluk ve bereketin simgesi olmuş kadın; tarla, bahçe, su kanalları açma, dokumacılık, tarım ve hayvancılık gibi işlerde hep ön saflardaydı. Doktor, ebe, mühendis, şoför, subay, pilot, meyhaneci kadın olur mu diyenlere inat hep erkeklerle yarıştılar.
Anadolu kadınında da, batıdaki kadında da aynı gücü, özgüveni ve yeteneği gördük görmeye de devam edeceğimizi düşünüyorum.
Geçmişe baktığımızda tanrıça kültürünün ve anaerkil ailenin sürdüğü toplumları gözlemleyebiliriz. Öte yandan Asya'da yaşayan Türk kadınlarının erkekler yanında önemli bir rolü olduğu da bilinir. Öyle ki kadın erkeğiyle eşit haklara sahip ve buyruklarda han'ın imzasının yanında hatunların imzalarının yer aldığı örneklere rastlanılabilir.
Osmanlı dönemine bakıldığında ise İslami kurallara göre hareket edildiğinden kadın ikinci planda kalmıştır. Erkek bir kaç kadınla evlenmiş istedikleri zamanda boşanmışlardır.
Kadınlar çeşitli kısıtlamalara ve yasaklara maruz bırakılmışlar, hakları ve özgürlükleri ellerinden alınmıştır. Örneğin, sokağa çıkmaları, çarşıda, pazarda gezmeleri hep yasaklanmıştır. Buna rağmen kadın üretici güçtür. Kocasını, oğlunu askere yollar kendi tarlada, bağ bahçelerde çalışır. Hayvanını besler, ekinini eker, giyecek, yiyecek üretirmiş.
Kurtuluş Savaşında da sahnededir kadın. Bir çok kadın silahlarla savaşarak, cephane taşıyarak var gücüyle vatanı için canı pahasına savaşmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra da Atatürk, kadınlara özgürlük, eşitlik ve erkeklerden farksız bir toplumsal konumdan söz eder ve onlara çeşitli haklar verir. Ancak bugüne baktığımızda kadın; yaşı, eğitimi, sosyal konumu ne olursa olsun erkek şiddetine maruz kalmaktadır. Hor görülen, itilen, ezilen, kısıtlanan ve hakları elinden alınan kadınların sayısı ne yazık ki her geçen gün artmaktadır.
Kadın olmak yürek ister ve zordur aslında... Her açıdan çok zordur. Bir düşünün erkeğin egemen olduğu bir toplumdaki kadının rolünü ve erkeğin arzularının hedefi olmanın ağırlığını...
Kadın yaşlandıkça çirkinleşeceği korkusuyla ve sürekli hem cinsleriyle rekabet halinde yaşamaya mecbur bırakılmışçasına savaşır kendi dünyasında. Oysa o kadar güçlüdür ki bir kadın, isterse tek başına tüm dünyayı ele geçirebilir, herkese meydan okuyabilir.
İdolüm olan iki kadından biri annem hep şöyle der: "kadın demek detay demek." Çünkü evini, işini, aşını, çocuğunu, eşini aynı anda birden fazla şeyi düşünmek zorundadır.
Bir diğer idolüm olan kadın ve PR dünyasının duayeni Betül Mardin'den bahsetmek istiyorum. 1995 yılında Uluslar arası Halkla İlişkiler Derneği(IPRA) başkanlığına kadar yükseldi ve IPRA'nın ilk Türk Müslüman Kadın Başkanı oldu. Sayısız ödül ve başarı sahibi olan bence "muhteşem" kadın. Öğütleri düsturumdur. Der ki: "Hep çalışıp üreteceksin, beynin sürekli meşgul olacak, hep koşturman gereken işlerin olacak."
Ona sormuşlar hayatınızı bir kaç cümleyle özetleyebilir misiniz diye? Şöyle demiş: Başarılı, sağlıklı ve mutluyum. Cesaretimi hiçbir zaman kaybetmedim. Tüm gözyaşlarımı neşeye çevirdim, herkesi affettim. İşte yaşamın sırrı burada yatıyor." (Bu sözler kadınlarımıza örnek ve ibret olsun istiyorum.)
Kadın olmak güzeldir aslında, özeldir her kadın. Sarışındır, esmerdir, kumraldır, kızıldır rengi... Anadır, dişidir yeri gelir bir erkekten daha erkektir kadın.
Erkek doğmak ister miydin sorusuna "iyi ki kadınım" diyebilmektir belki de...
Yuvayı yapan dişi kuştur kadın; erkeğini sahiplenen, çocuğunu ezdirmeyen, yeri geldiğinde bir hanım efendi yeri geldiğinde efelenendir kadın.
Yaşadığı toprak, dili, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun güçtür, mücadeleci ruhtur, üretkenliktir, berekettir kadın.
Evli, bekar, dul, güzel, çirkin; uzun, kısa; şişman, zayıf; ergen, olgun hiç fark etmez adının yanındaki bu sıfatlar. Onun asıl adı kadındır.
Ve Tolstoy'un bir sözüyle yazımı noktalamak istiyorum. "Kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele her zaman yepyenidir."
***

"Hiçbir kız çocuğu güçlü kadın olmak için doğmaz. Hepsi masum hayaller kuran, şımarık birer prensese benzerler. Kaderdir onları cadı, fettan ya da güçlü kadın yapan. Tutulmamış sözler, yarım kalmış kaderler, yaşanmamış mutluluklar, ölümler, ayrılıklar güç verirmiş insana.
Kurulan hayaller iskambil kağıtlarından kule gibi yıkıldığında, ezilmemek için o enkazın altında güç veriyor tanrı insana." (Rana Şehnaz/Bir Yalnızlık Tangosu)

Şimdi soruyorum sana kadınlar bir güne sığar mı?






16 Şubat 2013 Cumartesi

Romantik Komedi 2- Bekarlığa Veda



Vay efendim bir güldük bir eğlendik ki sorma gitsin! Uzun zamandır bu kadar kahkaha attığımı hatırlamıyorum doğrusu...
Klişe ama oldukça eğlenceli bir filmdi ve rolünün en çok hakkını veren isim Gürgen Öz olmuş yahu bildiğin "metropol piçini" oynuyor diğer bir deyişle "azılı çapkın" özellikle de dans sahnelerini oldukça başarılı buldum diyebilirim :) Sinem Kobal'ı sevmiyorum fakat oyunculuğunu keyifle izledim. Diğer oyuncular da iyiydi ama performanslarını biraz yetersiz bulduğumu söylemek isterim. Replikler başarılı! Gençler kendine çok ders çıkarmalı bu filmden bak o kadar diyeceğim sana! :) Türkiye'de benzer örneklerine çok fazla rastlamadığımızı düşünürsek gerçek anlamda bir "romantik komedi" olmuş, bütün ekibi tebrik ediyorum. Film eleştirmeni değilim neticede izleyici gözüyle notlarım böyleydi gelelim konusuna ve künyesine; Esra evlilik hazırlıklarına hız verirken, Didem grupta henüz evlenmemiş tek kız olarak kaldığını fark eder. Panikleyen Didem, sevgilisi Cem'i bir punduna getirip evlenmeye ikna etmeye çalışır. Fakat Didem'in bu hallerinden habersiz Cem yeni bir filmin hazırlıklarına başlar ve başrolü paylaştığı Gözde adında bir kadınla tanışır; tamamen işine konsantre olur. Her şey üst üste gelince Didem kıskançlık krizine girer ve Cem'e çaktırmadan onu izlemeye alır ve ekibin erkeklerinin Antalya'da bekarlığa veda partisi yaptıklarını öğrenir. Erkeklerin peşine düşen kızlar, otele dansöz kılığında girmenin yollarını ararlar.
2010 tarihli Romantik Komedi Aşk Tadında adlı filmin devamı niteliğinde olan yapım Cemal Hünal, Sedef Avcı, Sinem Kobal, Burcu Kara, Gürgen Öz, Gökçe Özyol ve Engin Altan Düzyatan'dan oluşan çekirdek oyuncu kadrosunu devam filminde de aynen koruyor. Bekarlığa Veda konseptinde çekilen filmin yönetmenliğini ise ilk uzun metrajlı sinema işine imza atan Erol Özlevi üstleniyor. Yapımcı: Murat Tokat, Senaristler: Aslı Zengin ve Ceren Aslan Görüntü Yönetmeni: James Gucciardo Besteci: Yıldıray Gürgen Yapım: Boyut Film
Kaynak:http://www.beyazperde.com

Varsa 1 adet Engin Altan Düzyatan alayım :)
 
4. Gelin olabilirim bir mahsuru yoksa??



Bakalım benim "Bekarlığa Veda" partim nasıl olacak? Bu gidişle "Evliliğe Veda" partisi düzenlerim anca hehehe :)



Keyifli seyirler... Bir sonraki filmimiz "Kelebeğin Rüyası" 22 Şubat'ı beklemedeyim :) Sevgiler...

13 Şubat 2013 Çarşamba

Yalnızlar İçin 14 Şubat Rehberi



                                   
Her yıl yalnız girmeye müptelası olduğum gün geldi çattı! Annemle babamın bana ağlak ve umutsuz gözlerle bakıp "yine mi yalnızsın?" dram konulu kısa filmim yarın gösterimde! Üstelik bu kez hem yalnız hem de kalbi kırık giriyorum ne yazık ki!... Aslında çok fazla önemsemiyorum bu günü neticede sevgi ömürlük bir şey öyle tek güne sığar mı hiç? Ama yine de insan kendini tuhaf hissedebiliyor. Sevgilin yoksa, özellikle de kısa bir süre önce ayrıldıysan gel sarılalım yahu! :) 14 Şubat günü zorlu geçebilir bu da sana koyabilir! Koymasın! İşte "yalnız ve kırık kalpler" için önerilerim...

-İyi ki sevgilin yok! Sevgili demek masraf demek :) şimdi hediyesiydi ıvır zıvırıydı filan öeeefff! Onun yerine kendini şımart! Uzun zamandır almayı düşündüğün, aklının bir ucunda olan, rüyalarını süsleyen neyse git ve al onu kendine!

-İlla sevgililerin mi birbirine hediye alması gerekiyor yani? Bugün en sevdiğin arkadaşlarınla/dostlarınla buluşup güzel, küçük sürprizlerle birbirinizi mutlu edebilirsiniz.(Bugünü yalnız geçirmemeye çalış!) Dışarıda eğlenebileceğiniz aktiviteler sizi bekler. (Biz "saplar" buluşup Romantik Komedi 2'yi izlemeye gideceğiz mesela. Komedi filmi de en güzel alternatiftir tiyatro da...)

-Spor yap ya da spora git! Bence rahatlamak için bire bir. Üzerindeki gerginliği, sinir bozukluğunu terle birlikte atmanın verdiği keyfi bana hangi romantik yemek verebilir şaşarım peh!(Ben koşu yapacağım tavsiye ederim eğer kendine ve nefesine güveniyorsan Run Forrest Run!) (:

- Bu yıl 14 Şubat'ın hafta içine denk gelmesi ayrıca iyi oldu değil mi? İşinle/okulunla meşgul olursan bir süre sonra "bugün günlerden neydi ya?" diye bile sorabilirsin...

-Sevgililer Günü dışarıda olmak beni sinir krizine sokar gereksiz yere strese girerim diye düşünenlerdensen evde kendini şımartarak mutlu hissedebilirsin; güne sağlam bir duş ya da köpük banyosuyla başla, ardından en sevdiğin yemeği yap ya da sipariş et! Güzel bir müzik(bence içinde Sezen Aksu barındıranlardan en azından bugün uzak dur!) iyi bir kitap ya da epeydir okuyamadığın dergi vb gibi eşlik etsin sana nasıl? Çok lazım değilse telefonunu kapat, sosyal medyadan uzak dur ve sadece kendinle baş başa kal! 
Geceyi şarapla noktalamayı düşünüyorum ve tüm eski sevgililerimin "şerefine" içerim ben bu akşam!

-Sık sık kendinle dalga geç! Üzüntünü hafifletir. Kabul et 14 Şubat özel(!) bir gün ve bugünü birlikte kutlayacağın bir sevgilin yok içine kapanmak yerine senin gibi olan bekar(sap) arkadaşlarınla buluşup "Bütün Saplar Toplandık" temalı bir parti organize edebilir ya da organize edilmiş partilerden birine katılabilirsin.

-Sevgilinden ayrılmışsın zaten zor bir dönem geçiriyorsun 14 Şubat seni bunalıma sürükleyebilir mazallah! Bu durumda bugünü "Eski Sevgiliden Kurtulma Günü" ilan edebilirsin; yak bütün fotoğrafları ona ait bütün eşyaları... Bunu yapamıyorsan her şeyi koy bir torbaya hepsi çöp durma dök! :)

-Unutmadan bir kaç tane kırmızı, kalpli, "ay lav yu" desenli tabaklardan, bardaklardan filan alıp onları yere atarak sirtaki de yapabilirsin bugün serbest!

Aklıma gelenler bu değil bu hiç değil heh buldum! Bunca şirket, sefalet, şiddet, yalan dolan, alavere dalavere, korku, zulüm, ihtiras, teknoloji manyaklığı arasında ve bu kadar reklamın orta yerinde "gerçekten" aşık olabilenlere, hakiki ve masum aşkı bünyelerinde yaşatabilenlere cümleten kocaman bir alkış! Tanrı sizi korusun! :) 

Veee ünlü düşünür Gülşah Wilde demiş ki; Akılsız başın cezasını kırılan kalp çeker.Yine de her şeye rağmen yalnızlığı seviyorum. (Böyle avunuyorum belki Allah Allah!) :)

*"Bana pırlanta gibi bir kalbin var" deme bana pırlanta tak! Ahahaha No no no! Normal değilim kabul! Yüzük takamıyorum ben sıkıntı basıyor düşün yani ah bu ben kendimi nerelerden aşağı atsam?! Sap kızlarım bu şarkı bizim için gelsin hadi görüşürüz. Kazasız belasız atlatın şu günü göreyim sizi! :) 

 

29 Ocak 2013 Salı

Duydum Ki Mutsuzmuşsun...



+ Mehmet nasıl? Ne yapıyor? Hiç görüşüyor musunuz?
 
- Canım o evlendi biliyorsun ki. Ama evliliği hiç düzende değil. Annesi gelinden memnun değil.
Mehmet'te üniversiteyi yarıda bıraktı yani eğitimini bile tamamlayamadı. Bursa'da halen. Teknosa'da çalışıyor. Mutlu değil yani... Hayatı yolunda gitmiyor... Senden sonra toparlayamadı...

 
Neler oluyor Gülşah? Mehmet'te kim? Şimdi hikayenin en başına gidiyoruz. Uzun bir yolculuğa hazır mısın?
Mehmet benim lisede deli gibi aşık olduğum çocuktu. İlk ciddi ve en uzun süren ilişkim. Öyle ki lise hayatımın neredeyse tamamında ondan izler var... Kolay değil 3 yılı geçen bir ilişkiydi bizimkisi...
Ona ilk defa askeri liseden atılıp bizim okula ve tesadüfen bizim sınıfa geldiği gün kafamı kaldırır kaldırmaz aşık olmuştum. Okulun en yakışıklı, en zeki ve en popüler çocuğu olmasının yanı sıra en disiplinsiz öğrencisiydi de... İşte benim ona aşık olmamı tetikleyen sebepler de bunlardı. Ne yapayım? Zaten ergenlik çağındasın yaşın 15-16 eee tabii burnunun dikine giden bir kişiliğin de varsa buyurun burdan yakın! Laf dinlemem ki. Kafama taktıysam olacak! "Bu adam hayatta olmaz sana" deseler bile o adam daha çok beyaz atlı prens kıvamındadır gözümde artık.
Kural bu: Birisine aşık olacaksam önce benim etkilenmem, hoşlanmam ya da beğenmem her neyse o gerekiyor maalesef... Yoksa karşı taraf istediği kadar yırtınsın seviyorum diye fısss! Dönüp bakmam eğer birazcık da olsa elektrik almadıysam hiç uğraşmam. Çünkü bir aşka ileride sevebilirim diye başlamadım hiçbir zaman.
Veee Mehmet'e dönecek olursak(yazıda yani) :) Memoli'ye benziyordu ya! Tv'de Memet Ali Alabora'yı ne zaman görsem hep gülümsüyorum. Heh çıktı ex benimki diye! :) O an annem filan varsa yanımda(konuyu biliyor) bana bakıp iç çeker ve o da gülümser. Ne yapsın!
"İlk görüşte aşk" bu duygudan çok çektim gerçekten. Düşün adam sapık mı katil mi manyak mı hiç düşünmüyorsun bile olduğun yerde çivilenip kalıyorsun ve "kızın yine aşık anne" moduna geçiveriyorsun. Zaten ilk görüşte karaktere aşık olan varsa beri gelsin! Dünyanın düzeni bu arkadaş! Ne demişler; "Aşık olduğunuzu hissettiğiniz an panik yapmayın. Hemen bir yere oturun, derin nefes alın; katilinizle tanışmanın tadını çıkarın." Ben hep öyle yaptım.
Önce çok iyi arkadaş sonra da birbirine yakışan tatlı bir çift oluvermiştik. Tabii hal böyle olunca herkesin gözü ilişkinizin üzerinde geziyor. Kıskananlar, çekemeyenler, ayırmaya çalışanlar vb gibi pek çok sorunla da uğraşmak zorunda kalmıştık.
Emek, heyecan, mutluluk, aşk, sevgi, bağlılık, güven adına ne varsa dibine kadar yaşadığımız güzel bir ilişkiydi. En masum en temiz en gerçek duygularla inşa edilmişti her şey... Ama sonu ne yazık ki kötü biten/bitirilen...
Ve bir gün yapılan bir hata bütün hayatımı mahvetti! "Aldatıldım" Üstelik benden başka herkesin biliyor olması da ayrı bir acıydı.
Peki bunu hiç mi hissetmedim? Hayır. Ne yazık ki en küçük şüphem olmadı. İleride evleneceğim, çocuklarımın babası diye hayal ettiğim adamın bir gün beni aldatabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
Hiç mi fark etmedim? Bir gün yanımdayken telefonuna cevapsız arama gelmişti baktığımda Yasemin yazıyordu(o kız) ama bana dershaneden arkadaşım önemli değil dediği için üzerine gitmemiştim ta ki kızla tanışana kadar evet yanlış okumadın kız o kadar yüzsüzdü ki benimle tanışmaya geldi. Aramızda geçen diyaloğu yıllar geçse de unutamam;

+Merhaba ben Yasemin, seninle bu şartlarda tanışmak istemezdim ama inan benim de haberim yoktu senden. 5 aydır benimle birlikte... İstersen aradan çekilebilirim.
- Ben de Gülşah(Normal şartlarda memnun oldum denir bense dumur oldum!) Hayır size mutluluklar dilerim ben çekiliyorum yoldan. (Çok zor olsa da ağzımdan dökülen cümleler...)

Aldatılmak; aşkın zirvesindeyken uçuruma fırlatılmak... Sözlerin, hislerin ve en çok da kendinin değerini yitirdiğine inandığın o an! Psikologların hatta bazı yazarların "en ağır ruhsal darbe" diye nitelendirdiği travma!
Korkunç hissediyorsun kendini, dünyadaki en değersiz insansın artık... Çok korkuyorsun, çok fazla canın yanıyor, uyuyamıyorsun, kocaman bir boşluğa düşüyorsun üstelik seni bu boşluğa kendi elleriyle iten bir zamanlar çok sevdiğin adam, yediğin içtiğin zehir oluyor, bir süre nefes alamadığın gibi mantığın da alamıyor olup biteni "bana bunu nasıl yapar" diye... Hep düşünüyorsun ama bir türlü cevabını bulamıyorsun ya da bulduğun yanıtlar seni tatmin edemiyor. Acı gerçekle yüzleşmek zorundasın artık tek bildiğin bu. Kabullenmek ise yaşarken ölmekle eş değer bir şey ama maalesef durumu kabullenmek zorunda kalıyorsun zaten başka çaren yok! O an elimde tabanca olsa çok rahat katil olabilirdim. Mehmet'i görüp bunun hesabını sormak istedim, yüzüne tükürmek, bağıra çağıra haykırmak istedim "ulan seni her şeyden çok sevmiştim ben" diye... Ama yapmadım/yapamadım. Elime telefonu aldım ve çok uzun bir mesajla bitirdim her şeyi o ise tek bir cümle edemedi... Yaptığı şerefsizliği hiçbir zaman unutmadım/unutamam da... Canımın acısıyla ellerimi açıp ağlayan gözlerle Allah'a dua ederken tek bir şey dilemiştim "Allah'ım onu hayatı boyunca mutsuz et ve bir gün yaptıklarından çok pişman olsun lütfen"... Bayılıyorum Bukowski'nin sanki beni düşünerek söylediği bu söze: "Hıçkırarak ağlayan bir kadının gözyaşları, ağlatan adamın başına geleceklerinin altına atılacak imzadır."


Sonra neler oluyor biliyor musun aldatılanın hayatında? Her şey anlamını yitiriyor, onun için yaptıklarını, nelerden vazgeçtiğini, nasıl bir emek harcadığını, onu deli gibi sevmene rağmen ödül olarak gelen ihaneti sorguluyorsun. Demek ki hiç sevmemiş... Sürekli ağlayan, isyan eden bir kişi haline dönüşüyorsun. En beteri de "güven" duygunu sıfırlayan bu olay yüzünden bir daha hiç kimseye gözü kapalı güvenemiyorsun. Öyle ki aile, dostluk, arkadaşlık ve bundan sonraki aşk ilişkilerinde bile hep şüphecisin artık. En yakın arkadaşımın hatta kankamın bana da mı güvenmiyorsun? sorusu karşısında verdiğim çok net bir cevabı paylaşayım seninle; "ben allahtan ve kendimden başka kimseye yüzde yüz güvenmiyorum artık ister kırıl ister sarıl üzgünüm ama durum bu"... İstesen de başaramıyorsun eskisi gibi olmayı ve beynini kemiren/kemirecek olan "acaba" sorusunun muhatabı kesinlikle artık sen ve senin hayatın oluyor. Attığın her adımda, tanıdığın her kişide, yaşadığın her olayda...
Bana söylemişlerdi seni aldatıyor demişlerdi ama ben Mehmet'e inanmayı seçtim ve hatayı tam da bu noktada yaptım. Bir insana %100 güvenme! Çünkü insanoğlu çiğ süt emmiş... Bugün tıpta bile %99.9 doğruluk payı varken neyi tartışıyoruz ki? Aşıkken öyle olmuyor işte yapamıyorsun sen aşık ol tekrar konuşalım diyebilirsin bana evet oldum Mehmet'ten sonra iki kez daha aşık oldum ama hiçbir zaman körü körüne güvenemedim karşımdakine. Çok istedim ama yapamadım. Denedim ama başaramadım. İçimden o şüpheyi, korkuyu bir türlü atamadım. Bu şekilde hayatı karşımdakine zehir de etmedim ama kalp tetikteydi hep kendimi kaptırmamaya çalıştım. İyi ki de öyle yapmışım çünkü aşık olduğum adamların hiçbiri de sözünü tutmadı, çekip gitti sonunda... Hepsi de aynı şeyleri söylemişti hayatıma girerken "sana bunları yapan salakmış" "ben senden asla vazgeçmeyeceğim" "halen mi korkuyorsun? Bana güven" "beni diğerleriyle karıştırma" "artık ben varım" gibi gibi... Oysa ben bu söylediklerine içten içe gülerek içimden "nasılsa bir gün sende gideceksin boşuna yorma kendini" diyordum hep.
Ben lisede şişko, inek, gayet çirkin bir kızdım kabul ediyorum. Aklım fikrim dersti, gece gündüz ders çalışır takdir, teşekkür alabilme yarışında onur belgesine kadar götürürdüm olayı. Mehmet'e aşık olunca bile en çok derslerimi etkiler diye korkmuştum neyse ki öyle olmadı :) Haliyle kendine fazla bakmıyor homini gırtlak pufidi kandil tumba yatak diyorsun o zamanlar. Aldatılma sebebini buna bağlamıştım hep çünkü Mehmet'in beni aldattığı kız çok güzeldi evet itiraf ediyorum bunu! Tamam güzellik göreceli bir kavram olabilir ama gerçekten benden çok daha güzeldi ve o gün kendime bir söz vermiştim " Gülşah değişiyorsun, sen de güzelleşiyorsun artık!" Hırsım ve değişimim bu noktada başladı ama her şey çok basit olmadı tabii. Bedelini çok ağır ödedim; kendi kendime uyguladığım diyetle sporu birleştirdim. Ben her geçen gün fiziksel olarak zayıflarken ruhsal olarak güçleniyordum resmen! Aynaya her baktığımda "işte bu" diye sevinçten ağlıyordum. Beni epeydir göremeyenler gördüklerinde şaşırıyor, tanıyamıyor hatta mutasyona uğramışsın sen diyorlardı. Ama bir sorun vardı 60 kilodan 52 kiloya düşüyorsun iyi de doktor kontrolsüz gelişi güzel yaptığım diyet başıma iş açmaz mı? Açar elbet ama o kısmı düşünen kim! Ben artık yollarda bayılmaya başlamıştım. Gözümü hastanede başımda annem ağlarken açtığımda kolumda yediğim serum başımda doktor ve ağzından dökülenler: "bünyede aşırı kansızlık oluşmuş ne yaptın böyle kendine ölüyorsun"...
Toparladım bünyeyi de aklımı da çok geçmeden...
Yıllar sonra yolda tesadüfen karşılaştım Mehmet'le... Beni görünce şaşırdı, ağlamaya başladı ve bir süre sonra da "beni affet, çok pişmanım ne olur bana geri dön. Çocukluktu hepsi. Ben seni unutamadım, olmuyor yapamıyorum" dedi. Bir sürü mektup yazmış onları gönderdi. Okudum sonra yaktım hepsini... Yetmedi elinde kırmızı güllerle kapıma geldi. (Bir daha kırmızı gülü de sevemedim) Gülleri aldım, kokladım ve daha sonra gözünün önünde çöpe attım. Benim için artık yoksun, şimdi git dedim ve gitti... Bir süre haberlerini almaya devam ettim sonra üniversiteyi kazandığını Bursa'ya yerleştiğini ve şu anda evli olduğunu öğrendim. Dünde ortak arkadaşımız Sevgi ile mesajlaşırken birden aklıma Mehmet'i sormak geldi sonrası diyalogdaki gibi zaten...
Dünden beri çok düşündüm yazıyı kaleme almalı mıyım diye? Amacım kimseyi üzmek, kırmak ya da rahatsız etmek değil sadece başımdan geçenleri paylaşmak... Ben mi? zamanında yeteri kadar üzülüp kendimi paraladığım için artık sakinim. Böyle böyle rahatlıyorum sanırım bu da bana terapi bir çeşit :) Herkes kendinden bir şeyler bulabilir ve bu yazdıklarımdan dersler çıkartılabilir öyle değil mi? Neticede çevrede karaktersiz insan çok ve bunun cinsiyeti de yok! İlla ki "erkek aldatır" genellemesine karşıyım çevremde de görüyorum, biliyorum aldatan kadın da olabiliyor. Ve sana tavsiyem; seni aldatan insana(sebebi her ne olursa olsun) ikinci bir şans verme, yine yapar/yapacaktır.
Kızgınlığın, nefretin, öfken geçer de; kırılan kalbin, incinen onurun ve yıpranan bedeninin izlerini silemezsin! Şu hayatta hiç kimsenin ahını almayın gerçekten ilahi adalet denilen mekanizma tıkır tıkır işliyor. Sen unutsan da unutuldu diye düşünsen de zaman hesapları aklında tutuyor ve yeri gelince öyle bir yüzüne vuruyor ki o hatayı/hataları nasıl yaptıysan şimdi öde diyor... Herkes hata yapıyor bende yaptım önemli olan son pişmanlık fayda etmez raddesine vardırmamaya çalışmak. Yoksa hep diyorum "hayatın geri yükleme tuşu yok!" Ne ekersen onu biçersin... Ne yazık ki!... Ve bir başka söz der ki; alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste!!!













20 Ocak 2013 Pazar

Birand'a Veda...





Mehmet Ali Birand'ın unutulmaz sözlerinden bazıları:

"Bence hayattaki en büyük gizem telefon. Ses nasıl gidiyor buralardan? Karşıdaki adamla nasıl konuşturuyor beni? Hala stüdyodan uyduya gidip, televizyona nasıl geldiğini, internette milyarlarca yazı içinde sorduğum sorunun cevabının anında bulunmasını çözebilmiş değilim. Onu yaratan insanlara hayranım işte."

"Benim hayatta en büyük korkumdur, standart bir insan olmak."

Çocukken sağlıkla ilgili yeterince acı çektim, bundan sonra ölümcül bir hastalığa artık yakalanmam dedim. Ama tutuldum. En iddialı lafım oydu: "bundan sonra bana bir şey olmaz..."

"Gazetecilik eskiden fakir, bir çay, bir simit ile gününü geçiren, başarılı olamamış kişilerin mesleğiydi. Şimdi her ne kadar irtifa kaybetmiş olsa da iyi para kazanabilen, etkili olabilen, sosyal statüsü yükselmiş bir meslek."

"Galatasaray'a gidene kadar ne olacağımı bilmiyordum. Hiçbir fikrim de yoktu. 
Lisede gözüm gazeteciliğe büyük bir sürünün içinde kafasını kaldıran koyun gibi görürüm. Milyonların arasından kafasını kaldıran bir koyun."

"Gazeteler her zaman özel iştiraklerdi. 1950'ler, 1960'lara kadar daha çok iktidarlara sempati duyan patronların işiydi. Muhalefeti az yaparlardı. 70'lerden sonra muhalefet tonu yükselmeye başladı. 80'lerde, 12 Eylül'le birlikte biraz düştü.
1983'ten itibaren Özal'la birlikte fırladı, şimdi yine düşüşte. Artık yaşamak isteyen, iktidara çok fazla sert çıkmıyor daha doğrusu."

"Gazeteciliği çıraklıkla öğrenirsin. İçinde o merak varsa, çalışma hırsın varsa, yeteneğin varsa, insanı anlayabiliyorsan gazeteci olabilirsin. En büyük dersi Abdi İpekçi ve Sami Kohen'den aldım ben. Onlardan, nasıl taraf olmadan gazetecilik yapılır, onu öğrendim."

"32. Gün'ü seyrederek yaptım, tekerleği yeniden keşfetmedim ki. Aynı çabayı göstererek, aynı olaya giderek gazete ile 400 bin kişiye hitap etmek yerine, televizyonda 10 milyon kişiye hitap etmek bana daha cazip geldi.
Bakalım ne olur diye başladı. Kendimi ekranda görmek hoşuma giderdi, hala da gidiyor. Televizyoncunun zaten biraz kendini seven birisi olması gerekir. Televizyoncu eğer doğal olmazsa anında yok olur."

"Bir erkek için en güzel yaşlar 40'lardır. Para sahibi olmuştur, olmadıysa artık imkanı yoktur. Kadından anladığı, cinsellikte deneyimiyle en iyi olduğu dönemdir."

"Ya prompter'a güvenip onu okuyacaksın ya da tamamen kendin konuşacaksın. Bu beynin iki ayrı fonksiyonudur. Okurken beyin dikkatle kendini okumaya göre odaklar. Konuşurken ise, beyin cümleleri üretip sana söylettirir. İkisi birleşince karmaşa çıkar.
Prompter sana hiç hata yaptırmaz, yeter ki ona esir ol. Ama onu değiştirmeye çalışırsan, seni de götürür."


Başımız sağ olsun. Renkli kişiliğin, farklı haberciliğin ile hafızalardan silinmeyeceksin büyük usta! Allah rahmet eylesin, nur içinde yat... Özleyeceğiz!





12 Ocak 2013 Cumartesi

Meğer...


"Bana yakın geldin dedi
Sevdi
Bana yakın geldin dedi
Vurdu
Adını sordum
İnsan dediler."
  
(Özdemir Asaf)


Yağan yağmurun gözlerimden akan yaşlarla birleştiği zamanda rüzgarı arkama almış sahilde tek başıma yürüyordum. Aklıma gelen yukarıdaki satırları bloğuma taşıma isteği az önce son ses dinlediğim Candan Abla'nın şarkısıyla dans ediyordu sanki zihnimde..."Ağlamam artık" dedikçe ben hıçkırıyordum çevreye aldırmadan... Elimde sımsıkı tuttuğum deniz kabukları tek yoldaşımdı bugün. Ha bir de sarı bir papatya buldum yolda seviyor sevmiyor yapsam mı diye geçirdim içimden enteresan ama seviyor çıktı!
Yaşadıkların film şeridi gibi geçerken gözlerinin önünden hayat "meğer" tokadını çarpıveriyor yıllar sonra yüzünün tam ortasına öyle değil mi?

Ben ne çok hata yapmışım meğer
Gözüm kapalı bakmışım meğer
Yıllar geçmiş ben saymışım meğer
Dostum sanıp aldanmışım meğer

Yıllarca sürer sanmışım meğer
Boşa kalbimi açmışım meğer
Vakit kaybıydı diyemem ama
Sen hiç dostum olmamışsın meğer


Olsun varsın pişman değilim
Biraz üzüldüm hepsi bu

Ağlamam artık gidenlere
Ağlamam artık bitenlere
Ağlamam artık üzenlere, ihanet edenlere

Ben ne çok hata yapmışım meğer
Seni yokken var saymışım meğer
Yollar gitmiş ben kalmışım meğer
Aşkım deyip hapsolmuşum meğer

Bir ömür sürer sanmışım meğer
Ben boşa kürek çekmişim meğer
Vakit kaybıydı diyemem ama
Senden çoktan vazgeçmişim meğer

Olsun varsın pişman değilim
Biraz üzüldüm hepsi bu

Ağlamam artık gidenlere
Ağlamam artık bitenlere
Ağlamam artık üzenlere, ihanet edenlere...


 

7 Ocak 2013 Pazartesi

Keçiler Adasındaydım!



Bu nedir şimdi? Gülşah en sonunda keçileri kaçırıncaaa çareyi onları ilk bulduğu yerde aramaya gider mi? :) Tabii ki de hayır!
İtalyan yazar Ugo Betti tarafından 1946 yılında yazılan "Keçiler Adası" adlı tiyatro oyununu izlemeye gittim/gittik. Oyun; "suç" olgusunu çarpıcı biçimde sorguluyor. İnsanın suça doğuştan eğilimli ve kötücül bir varlık olup olmadığı sorusunu gündeme getirirken çevremizi kuşatan ortamın, suçun ortaya çıkmasındaki rolünü irdeliyor. Modern insanın, kentleşme ve sanayileşmeyle birlikte başlayan "yabancılaşma, yalnızlaşma ve iletişimsizlik" sorunlarını, erkeklerini savaşa gönderen ve yalnız kalan ada kadınlarının dramı üzerinden ele alıyor. Ada hayatının zorunlu tutsakları olan üç kadının, uzun bir bekleyiş ve korkuya dönüşen hayatlarını sürdürme, anlamlı kılma çabalarına tanık oluyoruz. "Suç" nedir ve hangi koşullarda, hangi eylem suç olarak tanımlanır? sorusuna kendinizden hiç beklemeyeceğiniz, çok farklı yanıtlar verebiliyorsunuz. Ahmet Muhip Dranas'ın özenli çevirisiyle dilimize kazandırılmış. Yönetmenliğini İzmir Devlet Tiyatrosu sanatçılarından M. Sadık Yağcı'nın üstlendiği 2 perdelik yapımda, Yönetmen Yardımcılığı Ömer Devrim Akkaya, Dekor ve Giysi Tasarımı Ebru Çulpan Egüz'e, Işık Tasarımı Zeki Kayar'a ve Dramaturgi Füsun Ataman Berke'ye ait. Oyuncular ise, Alev Erözmen, Menekşe Bendeş Özyiğit, Mustafa Çolak, Yasemin Toprak ve Ali Sinan Demirkale.

Tadı damağımda kaldı diyebileceğim türden güzel bir oyundu ayrıca oyuncular da gayet başarılı performanslarıyla sahnede adeta devleştiler. Arkadaşlarla 1 saat 50 dakika boyunca hiç sıkılmadan ve yerimizden kıpırdamadan izledik. Öyle ki kendimi ayakta alkışlarken buluncaya kadar geçici bir süre hipnoz olduğumu fark ettim. Emeği geçen herkesi yürekten kutluyorum. Teşekkürler size!
Bu arada bir şey fark ettim ve bahsetmeden de geçemeyeceğim İzmir'de sanıldığının aksine gizli bir tiyatro izleyici kitlesi var. Hemde azımsanmayacak kadar çok zira erkenden gitmemize rağmen biletler tükenmek üzereydi ve salon oldukça kalabalıktı. İyi bu! :)

Kendime not: Bundan sonra daha sık tiyatroya gidilecek işte o kadar!