17 Mart 2013 Pazar

Kelebeğin Rüyası



Bir yudum kahvemden alıyorum, yüzümde tatlı bir gülümseme oluşuyor :) ve yazmaya başlıyorum...

"Günün birinde ermiş, rüyasında kelebek olduğunu görmüş. Uyandığında kafası karışmış. Kendi kendine şöyle demiş: Ben mi rüyamda kelebek olduğumu gördüm yoksa kelebek mi rüyasında ben olduğunu gördü?"

Zonguldak'ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa'da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı'nın kızı Suzan'ın Zonguldak'a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer'in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940'lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer'in hem kendi gelecekleri hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.
Yönetmenliğini ve senaristliğini Yılmaz Erdoğan'ın üstlendiği filmin yapımcılığı yine BKM'ye ait. Çekimleri Zonguldak ve İstanbul'da gerçekleştirilen yapım aynı zamanda Zonguldaklı madencilerin de öyküsüne değiniyor. Oyuncu kadrosunda Yılmaz Erdoğan'ın yanı sıra Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin, Taner Birsel, Ahmet Mümtaz Taylan gibi genç-usta pek çok isim de yer alıyor.
Kaynak: http://www.beyazperde.com/filmler/film-213533/

Filmin Yılmaz Erdoğan'ın komediden drama geçme çabasının güzel bir sonucu olduğunu düşünmekteyim. Özellikle diyaloglarındaki ince mizah kendine has üslubunu aktardığını gösteriyor. İki genç şairin dram yüklü hayatı yaratılan melankolik atmosferde oldukça başarılı aktarılıyor. Kıvanç'ım yine döktürmüş zaten :) Rolünün hakkını vermiş. Tabii diğer oyuncuların performanslarını da başarılı buldum. Olumsuz bir kaç eleştiriye gelince filmde Belçim Bilgin'in lise öğrencisine göre yaşlı kaldığı konusunda hem fikirim. Kıvanç'ın neden o kadar kambur yürüdüğüne de bir anlam veremedim doğrusu? Ha bir de tırnaklarını yediği sahnelerde(sanırım rol gereği) ağzına ağzına vurmak istediğim doğru! :)



Bana kalırsa film Türk sineması için önemli bir dönüm noktası niteliğinde zira Türk sinema izleyicisinin hasret kaldığı romantik duyguları naif karakterler üzerinden oldukça masum bir şekilde aktarıyor. 
Yılmaz Erdoğan'ın şiirlere olan ilgisi ve şairliği bir çok kimse tarafından beğenilir, takdir görür bu kez Kelebeğin Rüyasın'da deyim yerindeyse şairliğini konuşturmuş. Filmde Behçet Necatigil'i canlandırıyor. Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) ve Rüştü Onur (Mert Fırat) genç öğrencileri. 
Mustafa Kemal Atatürk sonrası İnönü ve Yeni Cumhuriyet dönemini gösterirken dönemin sistemine de dokunmayı ihmal etmiyor.
Aslında odağına aşkı alsa da "şiir hayatın bahanesi" diyerek iki gencin tek derdinin şiir yazmak olduğunu gösteriyor.
Ben eskiyi seviyorum; nostalji yaşatan her ne varsa beni heyecanlandırıyor. Filmde daktilo gördüğüm her sahnede "ah ulen be şimdi bununla yazı yazmak vardı!" dedim. Şiiri de seviyorum şairleri de... Eskiden mutlu olduğumuzda, aşık olduğumuzda ya da ayrılıklar yaşadığımızda şiire koşardık! Belki de bu yüzden film beni çok etkiledi. Hem eskiyi hem şiiri hem de bir çok duyguyu kısacası hayata tam nokta atışını yapıyor. Şimdilerde unutuldu mu yitip gitti mi ya da biz mi hissiz kaldık bu kadar bilemiyorum ama ben hep şiiri sevdim ve sevmeye devam edeceğim. 
O değil de izleyenler kendini kelebeğin yerine koyup bir günlük hayatlarını yeniden gözden geçirmeli bence!












Hiç yorum yok: